Sendikacılık: "Büyük İdeallerden" "Lüks Rezidanslara" Bir İrtifa Kaybı
Türkiye’de memur sendikacılığı, hangi görüşten olursa olsun bir zamanlar sadece maaş bordrolarına hapsedilemeyecek kadar büyük bir haysiyet mücadelesinin adıydı. İster Akif İnan’ın "Medeniyet Tasavvuru" olsun, ister "Türkiye Sevdamız, Ekmek İçin Kavgamız" diyenlerin vatanperver duruşu, isterse "Emek En Yüce Değerdir" diyenlerin sınıfsal bilinci... Hepsinin ortak paydası; ceketini yırtanların, meydanlarda ter dökenlerin ve haksızlığa karşı gövdesini siper edenlerin "bedel ödeyen" ruhuydu.
Meydanlardaki Terden, Rezidanslardaki Konfora
Eskiden sendikacılık; inanç, fikir hürriyeti ve demokrasi için eylemden eyleme koşanların omuzlarında yükselirdi. Dün, haksızlığa karşı yumruğunu sıktığı için sürgün yiyenlerin, "farklı" olduğu için dışlanan ama davasından dönmeyenlerin mekanıydı sendikalar.
Bugün ise ideolojik renkler fark etmeksizin, sendikacılık ne yazık ki önünde şoförlü lüks araçların park ettiği, yüksek güvenlikli rezidanslarda icra edilen bir "makam sporuna" dönüşmüştür. Akif İnan’ın bir ceket ve bir kalemle başlattığı o yalın yürüyüş; bugün tüm konfederasyonlarda, şatafatlı salonların ve yüksek tavanlı odaların bürokrasisinde boğulmaktadır. Dünün derviş ruhlu, emektar ve "halktan" teşkilatçılarının yerini; bugün üyesinin halinden bihaber, konforuna esir düşmüş, "sendika baronu" edasıyla dolaşan yöneticiler almıştır.
"Dava" Gitti, "Pazarlık" Geldi
Hangi sendikaya bakarsanız bakın, o eski vakur sloganların içinin boşaldığını görürsünüz. Eskiden "Hak verilmez, alınır" diyenlerin yerini; "Hangi koltuğu kaparız?" diyenler aldı. "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturunu sendikaya taşıyanların yerini; "Kendi ikbalimi yaşatayım ki sendika bir araç olsun" diyen liyakatsiz kadrolar doldurdu.
Bugün sendikalar arası geçişler, bir fikir değişimi değil, bir "menfaat transferi" haline gelmiştir. Şantajla, "Elimde şu kadar üye var" tehditleriyle yönetim kurullarında koltuk devşiren, dertlenmeyen ve tasalanmayan bu "göçebe" zihniyet, Türkiye’deki tüm sendikal yapıların ortak kanseridir.
Selam Olsun "Derdini" Azık Yapanlara
Ancak tüm bu yozlaşmanın, lüksün ve pazarlıkçı zihniyetin uzağında; hala o eski ruhu taşıyan gizli kahramanlar var. İşte bizim asıl selamımız ve hürmetimiz;
- Farklı fikirlerde olsa da, haksızlığa karşı "ortak yumruk" olmayı becerebilenlere,
- Odasında lüks araçların anahtarını değil, üyesinin uğradığı liyakat gaspının sızısını taşıyanlara,
- Sendika binasını bir "iktidar alanı" değil, bir "hukuk sığınağı" haline getiren o samimi işyeri temsilcilerinedir.
Sayıları azalsa da, şatafatlı binaların gölgesinde kalsalar da; Akif İnan’ın adalet vurgusunu, eski sendikacıların o "tek ceketli" dürüstlüğünü terk etmeyen o vefakar dostlara bin selam olsun! Onlar, bu yozlaşmış denizin içindeki temiz adalar gibi, sendikacılığın hala bir "insanlık onuru" olduğunu hatırlatıyorlar.
Sonuç: "Gönül Coğrafyasından" "Banka Hesaplarına"
Bugün tüm sendikalara düşen görev, o eski kurucu ruhun samimiyetine dönmektir. Sendikacılık; üyeyi sadece bir istatistik, lüks araçları bir itibar, aidatı sadece bir gelir kalemi gören bu anlayıştan kurtulmadıkça, toplumun vicdanı olamaz.
Mesele, sadece masada birkaç puan koparmak veya bir rezidans katına yerleşmek değildir. Mesele; hangi görüşten olursa olsun, haksızlığa karşı dimdik duran o ahlaklı, dertli ve davasına sadık temsilcinin vakur duruşunu yeniden ayağa kaldırmaktır. Çünkü adalet, lüks araçların camından bakarak değil, ezilenin yanındaki tozlu meydanda saf tutarak tesis edilir.