BAĞLILARININ “BABO”SU: ABDÜLHEKİM TAŞKIN, ŞECERESİ, BABASI VE MESLEKLERİ -5

BAĞLILARININ “BABO”SU: ABDÜLHEKİM TAŞKIN, ŞECERESİ, BABASI VE MESLEKLERİ -5

M. Sarmış: Peki… Babanız Arap Hoca'dan ne okuyor? A. Taşkın: Arapçayı ondan devam etti. Mesela Molla Cami'yi Arap Hoca'nın yanında okudu.

M. Sarmış: Eskiden Arapçayı dini kitaplar üzerinden öğreniyorlardı. A. Taşkın: Tabii ya! O sırada biz hâlâ Topdağı'ndaydık. 1978'de de Kıbrıs Camii'ne imam tayin ediliyor.

M. Sarmış: Topdağı Kıbrıs Tekkesi'ne bir hayli uzak. Nasıl gidip geliyor? A. Taşkın: Yaya olarak. Her gün gidiyor, geliyor.

M. Sarmış: Bu arada geçimini nasıl sağlıyor? A. Taşkın: Urfa'ya geldikten sonra Topdağı'nda bir cami yaptırıyor. "Mesudiye Camii"…

M. Sarmış: Nasıl yaptırıyor? A. Taşkın: Cami derneğini kuruyor. Dostu ahbabı çok, onlardan para istiyor, o şekilde. O zamana kadar iaşesine Bedir amcam yardım ediyor. Camiyi yaptırdıktan sonra orada çocuk okutuyor; ondan dolayı mahalleli aylık filan veriyor. 1976'ya kadar. 76'da o camiye imam oluyor. 78'de de Kıbrıs Camii'ne geliyor. Devrin müftüsü Halil Gönenç kendisini çok seviyormuş, Arap Hoca'nın yanında ders görüyor diye tayinini de oraya almış.

M. Sarmış: İcazetini de Arap Hoca'dan aldı dediniz. Onun yanındaki eğitimi ne zamana kadar sürüyor? A. Taşkın: Çok okudu. İcazeti hak ettikten sonra da okumaya devam etti. Mesela icazet için Multeka yeterlidir, babam üstüne İbni Abidin'i de okudu. Molla Cami'nin üzerine şerhler okudu. Nihayet Arap Hoca kendisine "Molla Halil yeter artık, ben yoruldum. Zaten benden alacağın bir şey kalmadı." dedi. Ben hatırlıyorum bunu.

M. Sarmış: Babanız hafız değil bildiğim kadarıyla. A. Taşkın: Yok, hafız değil.

M. Sarmış: Bu arada ev hâlâ Topdağı'nda mı? A. Taşkın: Yok, 1978'de tayini çıktı. 79'da evimizi getirdik. Kıbrıs Tekkesi'nin hemen önünde Hac Rami'gilin evi vardı; orayı kiraladık. Üç sene orada kiracı olarak kaldık. Ondan sonra onun yan tarafındaki evi babam satın aldı, oraya geçtik. O ev hâlâ bizdedir.

M. Sarmış: Ne zaman evleniyor? A. Taşkın: 1972'de. 74'te de ben doğdum.

M. Sarmış: Annenizin ismi nedir? A. Taşkın: Nasra.

M. Sarmış: Arap ismine benziyor. A. Taşkın: Yok, anam Türkmen'dir.

M. Sarmış: Babanız tek evli mi? A. Taşkın: Anamdan önce evlenmiş, ama o çok kalmamış yanında, tek evli sayılır.

M. Sarmış: Kaç kardeşsiniz? A. Taşkın: On bir kardeşiz.

M. Sarmış: Babanızın bir tarikata bağlılığı var mıydı? A. Taşkın: Babam nakşibendiydi. Şeyh Hacı Şükri Baba merhumun müridiydi.

M. Sarmış: Hacı Şükrü Efendi Urfalı değil bildiğim kadarıyla. Sonradan Urfa'ya geliyor. A. Taşkın: Adıyamanlıdır.

M. Sarmış: Halifelik, vekillik gibi bir görevi oldu mu? A. Taşkın: Yok, babam tarikat yürütmedi.

M. Sarmış: Babanız imam oldu, ama sıradan bir imam değil. Kısa zamanda Urfa'nın tanınmış hocalarından biri oluyor. İmamlığın haricinde neler yapıyor? A. Taşkın: Hadis dersleri yapardı.

M. Sarmış: O sırada Arap Hoca daha sağ, o da Kıbrıs Tekkesinde ders veriyor. A. Taşkın: Evet, babam, Arap Hoca sağken ders vermeye başladı.

M. Sarmış: Farklı günlerde veya saatlerde mi ders veriyorlar? A. Taşkın: Arap Hoca rahmetlik sabahtan gelirdi, ikindi namazını kıldı mı giderdi. Hücreleri ayrıydı. O aşağıda ders verirdi. Babama dedi ki "Sen üst kata geç." Babam "Hocam benim sizin üstünüzde ders vermem yakışık almaz, siz üste çıkın." diyecek oldu, ama o "Yok, ben yaşlıyım, çıkıp inemem." dedi. O yüzden babam üst kattaki hücresinde ders verirdi. Aslında ikisinin cemaati birdi, çoğu ondan ona, ondan ona giderdi. Arap Hoca'nın birkaç tane yaşlı hususi cemaati de vardı. Babam hadis dersleri yapardı, sohbet ederdi, nasihat verirdi.

M. Sarmış: Özellikle Hanefi fıkhında ilerlemiş. A. Taşkın: Evet, Arap Hoca da Şafii fıkhında otoriteydi.

M. Sarmış: Dergah'ta bir fetva ekibi var; babanız o ekipte de yer alıyor mu? A. Taşkın: Yok, değildi. Babam daha çok sulh davalarına bakardı. Hücresinde bir nevi şer'î mahkeme vazifesi görüyordu.

M. Sarmış: Ben de tam o konuyu soracaktım. Babanızın önemli özelliklerinden biri de kavgalı, kan davalı aileleri, aşiretleri sulh ediyor olması. Bu konuda çok hizmeti geçmiş. Onu biraz konuşalım. A. Taşkın: Malumunuz Urfa'da bu tür davalar çok oluyor. Çok çeşitli sebeplerle aileler arasında, hatta aşiretler arasında husumet oluşur. Arazi davası, kan davası, şu, bu, birçok sebep olabilir. Bazen çok uzar, çok kan dökülür, çok insanın canı yanar. Evler perişan olur. Kimi ölür, kimi hapse düşer. Çok zaman bütün aile şehri terk etmek mecburiyetinde kalır. Birileri araya girip sulh etmezse uzun yıllar devam eder. Bu işleri öyle her isteyen yapamaz. Güç lazım, para lazım, nüfuz lazım, hürmet lazım. O da yetmez ilim lazım, "Şer'-i Şerif"i bilmek lazım, bölgenin örfünü, âdetini bilmek lazım.

M. Sarmış: Rahmetlik babanız bu sıfatları kendisinde toplamış bir isim. A. Taşkın: Evet. Babam bu işi kendine vazife olarak kabul etmişti. Aşiret kavgalarını sulh eden kişi ipi göğüslüyor demektir. Yani bedelini ödemeye hazır demektir. Sulh işine girişenlerin hem kuvvete hem paraya sahip olması lazım veya bunları elde edebilmesi lazımdır. Diyelim uğraştın, didindin, sulh yaptın; ama daha sonra bir taraf sulhu bozarsa ne olacak? Onun için de yine kaba kuvvet lazım. Diyelim bir tarafın diyet ödeyecek parası yok, ona da destek olmak lazım. Yoksa sulh olmaz, kan akmaya devam eder.

M. Sarmış: Az önce öğrendiğimize göre babanız çok zengin bir adam değil. A. Taşkın: O zaman parası olan birisine haber gönderirdi, "Allah için bu davayı bitir." derdi. Onlar da babamı kırmazdı. Biri veya birkaçı birleşip parayı öderdi. Babam rahmetlinin emrinde olan ağalar da çoktu. Emrinde dediğim, hürmet ediyorlar. Mesela "düneğin" dedemle (annemin babası) görüştüğüm zaman, bizim röportajdan ve bu konudan da bahsettim; isim vermeyeyim, halen hayatta olan, emrinde bir sürü silahlı adamı bulunan çok meşhur birisi için dedi ki; "Baban yanına gittiği zaman gelir önünde el pençe divan durur; ayakkabısını düzeltir, arabasının kapısını açar, "Seyda başka bir emrin varsa, baş göz üstüne derdi." Böyleydi hocam. Ayrıca onun sözünü dinleyen kabadayılar da çoktu. Bazıları talebesiydi, sohbetlerine katılırdı. Kendisini seven, ziyaret eden kimselerdi. Mesela, o dönem Urfa'sının en meşhur kabadayılarında biri olan "… …" de babamın yanında ders okurdu. Babam sulh için gittiği zaman onları da yanında götürürdü.

M. Sarmış: Yani tarafları etkilemek için onlardan da faydalanırdı diyorsunuz. A. Taşkın: Yani onlar o işe de yarıyordu diyorum. Babam bu sayede iki taraf üzerinde bir baskı oluştururdu. Yani ya parayla, güzellikle ya da biraz korkuyla, baskıyla, tehditle… Ne yapalım hocam, memleketin durumu bunu gerektiriyor. Yoksa bedeli çok ağır.

M. Sarmış: Peki, bütün bu işleri tek başına mı yapardı? A. Taşkın: Tek başına değil, başta kendisi olurdu, ama kendisine bu işlerde yardımcı olan bir ekibi de vardı. Mesela Hasan Yorgancı, hâlâ sağdır. Sulh için aracılık yapardı. Allah ona bir dil vermiş, bir konuşma yeteneği vermiş; gelir yanında konuşur, sen daha bir şey diyemezsin. Bir de Allah için çalışan bir adamdı. Erdemli bir insandı. Yine Bakır Saçaklı… "Saramda" aşiretinin ileri gelenlerindendir. Arap mıntıkasındaki sulh işlerinde aracılık yapar. Sağdır daha, cuma günleri buraya gelir. Bozan İzol'un oğlu Hemik Ağa vardı. Esas ismi Mehemed'dir, Hemik Ağa derler. Yine mesela Ramazan Güler vardı. Ahmet Sezgin vardı; o da İstanbul işlerini hallederdi. Daha çok isim vardı. Ekibi kuvvetliydi yani. Bunlar sulhun usullerini biliyorlar. Çünkü sulhun hem şer'i, hem örfi usulleri vardır.

M. Sarmış: Nedir sulhun usulleri? A. Taşkın: Mesela ortada bir katl varsa, yani biri öldürülmüşse, şer'î usule göre cezası ya kısastır ya diyettir. Eğer 'amden, yani kasten, bilerek öldürülmüşse, kısas; gayr-i 'amdi, yani kasıtsız öldürülmüşse, orada da diyet vardır. Şimdi kısas yok; çünkü kısası devlet yapar, onun yerine de diyet alınır.

M. Sarmış: Kasten öldürülmüş birinin diyeti ne kadardır? A. Taşkın: Yüz devedir. Eğer karşı tarafın ona gücü yetmezse pazarlık yapılır, artık ne kadarı indirilirse o kadar alınır.