BAĞLILARININ “BABO”SU: ABDÜLHEKİM TAŞKIN, ŞECERESİ, BABASI VE MESLEKLERİ -3

M. Sarmış: Masal gibi.

A. Taşkın: Evet. Fakat eşi kendisine sürekli olarak "Sen sapı olmayan bir balta gibisin Temo." diyormuş.

M. Sarmış: Yani kimin kimsen yok anlamında… Hani Urfa'da "Pirçikli (havuç) gibi, yerden çıkmış." deriz ya o hesap.

A. Taşkın: Aynen öyle! Bunun üzerine o da tutup babasına bir mektup yazıyor, Şeyh Ömer'e… Mektubunda "Burada Acem şahının kızıyla evlenmişim; ama kimim kimsem yok diye benimle istihza ediyorlar. Kim olduğumuzu onlara göstermeni istiyorum." diyor. Şeyh Ömer bunu duyar duymaz aşiretini topluyor, doğru oraya… Yanında bir de amcası oğlu Köse Ni'met varmış. Köse Ni'met kahraman, çok savaşçı biriymiş. Diyorlar ki meydana çıktı mı, karşıdan gelen süvarinin kafasının kapağını uçururmuş. Bu yönüyle meşhurmuş. Acem şahının kızı sabah uyanıp bakıyor ki bir ordu gelmiş. Hemen Şeyh Temir'e diyor ki "Kalk! Kalk! Üstümüze ordu gelmiş, senin haberin yok." Şeyh Temir ona diyor ki "Merak etme. Sen bana diyordun ya "sapı olmayan balta gibisin". Onlar benim sapım işte!" Ömer Bey, onların sarayına gitmiyor, kendi çadırını kurmuş, erkanı ile orada oturmuş bekliyor. Acem şahının kızı geliyor. O gelince herkes ayağa kalkıyor, bir tek Köse Ni'met kalkmıyor. O zaman şahın kızı "Ben anladım ki, onların en kahramanı budur." diyor.

M. Sarmış: Sonra?

A. Taşkın: O sene içinde Ömer Bey vefat ediyor. Yerine büyük oğlu Mecdel Bey geçiyor. O sırada Osmanlı bu evliliği işitiyor; malum olduğu üzere Osmanlı ile Acemler arasında düşmanlık var; o yüzden beyliği ailemizden alıp Zor Temir (Timur) Paşaya veriyor. Biraz ondan bahsedeyim. Çok enteresan bir adamdır Zor Temir Paşa. Evraklarda Şaki Zor Temir Paşa diye geçer. Onun zamanında Milan'ın merkezi Viranşehir. Bedevi Araplara karşı birçok aşiret Milan'a sığınıyor, onun himayesine giriyor. Temir Paşa bedevilerle yaptıkları savaşı kazanıyor. Böylece nüfuzu çok artıyor, Diyarbakır'dan Halep'e, Urfa'dan Musul'a kadar olan topraklarda onun sözü geçiyor. 1768 yılında Milan ile Türkmenler arasında çok büyük bir savaş çıkıyor; Uzunalçan Savaşı diye meşhur. Suriye ile Viranşehir arasında Uzunalçan isimli tarihi bir yer var, (Uzunalçan Höyüğü); savaş onun yakınlarında olduğu için bu adı vermişler. Temir Paşa bu savaşta Barak Türkmenlerini ve Arap Geys aşiretini yeniyor. Fakat gücü büyüdükçe zulmü de büyüyor. Halka çok baskı yapıyor, hatta işkence ediyor. Bunun üzerine kendisini İstanbul'a şikâyet ediyorlar. Padişah Üçüncü Selim bir ferman çıkarıyor. Bağdat valisi Süleyman Paşayı bu işle görevlendiriyor. Süleyman Paşa büyük bir ordu ile Temir Paşanın üzerine yürüyüp yeniyor, Temir Paşa Halep'e kaçmak zorunda kalıyor. Süleyman Paşa aşiretin başına onun kardeşi İbrahim Beyi tayin ediyor. Bunlar çok uzun konular hocam, en iyisi biz kendi konumuza dönelim.

M. Sarmış: Bunlar da önemli konulardı hocam. Bütün bu olaylar ne zaman oluyor?

A. Taşkın: 18. asrın sonları, 19. asrın başları… Sultan Üçüncü Selim, Dördüncü Mustafa, İkinci Mahmut zamanları. Tarihçi olduğunuz için bilirsiniz, çok karışık zamanlar. 1807 senesinde Kabakçı Mustafa isyanı çıkıyor; isyancılar Üçüncü Selim'i tahttan indirip Dördüncü Mustafa'yı tahta geçiriyorlar. Bunun üzerine Ruscuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa İstanbul'a gelip isyanı bastırıyor. Üçüncü Selim'i tekrar tahta çıkarmak istiyor, ama onun niyetini anlayan isyancılar Üçüncü Selim'i öldürüyorlar. Şehzade Mahmut'u da öldürmek istiyorlar, ama o kaçıp gizleniyor. Alemdar Mustafa Paşa, Dördüncü Mustafa'yı kafese kapatıp Mahmut'u tahta geçiriyor. Kendisi de sadrazam oluyor. Fakat orada durmuyor. Kısa bir süre sonra (1808) yeniçeriler yeniden isyan ediyorlar. Babıali'de büyük bir yangın çıkarıyorlar. Alemdar Mustafa Paşa kurtulamayacağını anlayınca mahzeni ateşe veriyor; meydana gelen büyük patlamada kendisiyle beraber yüzlerce yeniçeri de ölüyor. Maalesef o patlamada ve yangında koca devletin arşivi de yok oluyor. O yüzden Osmanlı arşivinde ondan önceki evraklar çok azdır. Bizim ailemizle ilgili evraklarsa tamamen yanmıştır. Arşivde bizimle ilgili evrak mevcut değildir. Ama Zor Temir Paşa, Alemdar'dan sonra başa geçtiği için onunla ilgili evrak çoktur.

M. Sarmış: Pekâlâ, artık kaldığımız yere dönelim, ama önce şunu sorayım: Sizin aşiretinizin adı nedir?

A. Taşkın: Hıdır Ağa ailesi, Hıdır Ağa Aşireti. Ama Millilere riyaset yaptığımız için ve o sırada Milan'a dâhil olduğumuz için Milli olarak biliniyoruz. Beylik bizden alındıktan sonra dedelerimiz sadece kendi aşiretlerinin reisi olmuşlar. Uzunalçan Savaşından sonra o olaylara karışmış olan aşiretler bu taraflara sürgün ediliyor. Bir kısmı Hilvan'a gönderiliyor. Devlet, onları idare etsin diye Cihangir dedemizi görevlendiriyor. Cihangir'e bizde "Cango" derler. Devlet kendisi için köyde bir saray yaptırıyor. Köyün adı da o yüzden Milli Saray oluyor, halk arasında "Milliser" diye geçer. Seyyid Cihangir dedemizden sonra oğlu Melle (Molla) Kamer, ondan sonra onun oğlu Hac Osman başa geçiyor. Hac Osman Necaruk bölgesine geçiyor. Osmanlı kendisine 67 bin dönüm arazi veriyor.

M. Sarmış: Necaruk neresi?

A. Taşkın: O zaman Hoşin Nahyasına bağlı bir köy. Fırat'ın kenarında. Eski tapularda ve diğer resmi evrakta şöyle geçiyor: Diyarbekir Vilayeti, Siverek Sancağı Hoşin Nahiyesi… Şimdi Hilvan'a bağlı. Şimdiki adı Oymaağaç. Orada kalmışız. Hac Osman'dan sonra Hasan Bey ya da Hasan Ağa, Hasan Ağa'dan sonra Halil, Halil'den sonra Ebuzer, Ebuzer'den sonra dedem Abdullah, Abdullah'tan sonra babam Halil, sonra da ben… Aşağıdan yukarıya doğru sayarsak: Ben Abdülhekim, babam Halil, dedem Abdullah, onun babası Ebuzer, onun babası tekrar Halil, onun babası Hasan, Hasan'ın babası Hac Osman Ağa, Hac Osman'ın babası Molla Kamer, Molla Kamer'in babası Seyyid Cihangir, onun babası Şeyh Temir, onun babası Celaletü Ömer Bey, yani heybetli Ömer demek, Ömer Beyin babası İsmail Ağa, onun babası Hıdır Ağa, onun babası Şerif Musa, onun babası Şeyh Muhammed, onun babası Şeyh Abdülkadir, onun babası aynı zamanda nakibü'l-eşraf olan Şeyh Abdürezzak el-Kadirî Hama.

M. Sarmış: Maşallah hepsini ezbere sayabiliyorsunuz. Bunların hepsinin yazılı olduğu bir yer var değil mi?

A. Taşkın: Tabii, "Şecere"de hepsi var. Diğerlerine saymayayım, Hz. Hasan, Hz. Ali üzerinden 45. göbekte Efendimiz (SAS)'e ulaşıyor.

M. Sarmış: Devam etmeden önce, aslında başlarda soracağım önemli bir soruyu burada sorayım. Şerif ve seyyid kavramları, Peygamber Efendimizin kızı Hz. Fatıma ile Hz. Ali'nin evliliğinden doğan torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in soyundan gelenler için kullanılıyor. Yani neseple ilgili bir konu. Onlar Arap oldukları için şerif ve seyyidlerin de Arap olması gerekir. Fakat gerçekte Türk, Kürt ve daha başka kökenden oldukları halde şerif ve seyyid olduklarını iddia edenler var. Özellikle tasavvufi çevrelerde bu duruma çok rastluıyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

A. Taşkın: Bunlar genel olarak üç kısma ayrılır. Bir kısmı uydurmadır. Bunlar, seyyidliğin ve şerifliğin halk nezdindeki itibarından istifade etmek için, kendi tenekeleri boş, onu doldurmak için, işte biz seyidiz, şerifiz diyorlar. Uyduruyorlar yani. Kürtlerden de oluyor, Türklerden de oluyor, Araplardan de oluyor. Bir kısmı da tarikat şeceresini kendine mal ediyor. Şöyle açıklayayım: Herhangi bir tarikatın şeyhi, bir müridine icazet vereceği zaman, eğer kendisi seyyid veya şerif ise, icazetnamesinde ben filan oğlu, filan oğlu, filan diyerek kendi şeceresini sayıyor. O tarikatı alanların bazıları, daha sonra o şecereyi kendilerine mal ediyor; ben de seyyidim, şerifim demeye başlıyorlar. Şecere olarak da icazetnameyi gösteriyorlar. Bilerek veya bilmeyerek… Bir de muvassak, yani belgeli olanlar var; onlar sağlamdır, yani gerçekten seyyiddir, şeriftir. Bunlar da nakibü'l-eşraf defterlerinde kayıtlıdır. Şecerelerinde nakibü'l-eşraf mührü vardır. Onların da bir kısmının şeceresi kayıptır. Cumhuriyet'ten sonra en büyük saldırılar nakibü'l-eşraf defterlerine oldu.

M. Sarmış: Niçin?

A. Taşkın: Peygamber Efendimizin soyunun kaybolması ve bizden olmayanları bizden göster göstermek için.

M. Sarmış: Peki, bugün böyle bir iddiada bulunanların sağlam olup olmadığını nasıl tespit edeceğiz?

A. Taşkın: Seyyid ve şerif aileleri bellidir. Nakibü'l-eşraf defterlerinde kayıtlıdır. Ellerindeki tasdikli şecereler de sağlamdır. Bir kısım icazetnamelerde de vardır. Yani defterleri kaybolmuşsa bile illa bir yerden çıkar. But günümüzde dehşet bir şekilde uydurma şecereler yayıldı. Bunlara itibar etmemek lazım.

M. Sarmış: Siz kendi şecerenizi uzun uzun anlattınız. Köken olarak Arap'sınız, ama şimdi Kürt olarak biliniyorsunuz.

A. Taşkın: Kürt, Türk nasıl seyyid ya da şerif olur? Bunlar aslında Arap oldukları halde uzun süre diğer kavimlerin içinde kaldıkları için Kürt olmuşlar, Türk olmuşlar. Ki seyyidlerin geneli Arap bölgesinde değildir. Niçin? Çünkü Emeviler olsun, Abbasiler olsun, Ehl-i Beyt'e sürekli zulmettiler, onları uzaklara sürdüler, onun için… Mesela az önce anlattık; Seyyid Abdülkadir Geylanî'nin dedesi bu yüzden İran'a hicret etmiştir. Önce Cîl'e, sonra ta Hazar Denizi kıyısındaki Geylan'a… Bizimki de öyle. Yedinci dedemize kadar Arapça konuşuyorduk. Az önce söyledim ya Uzunalçan Savaşından sonra ailemiz Hilvan tarafına sürgün ediliyor diye. O sırada başlarında Hac Osman var. Onun oğlu Hasan Beye kadar Arapça konuşmuşuz. Ondan sonra bölgenin etkisiyle Kürtçe konuşmaya başladığımız için Arapçayı unutmuşuz. Şunu da ilave edeyim. Şerif Hz. Hasan'dan gelenlere, seyyid de Hz. Hüseyin'den gelenlere denir. Halk arasında şöyle yanlış bir bilgi var. Anası seyyid olana şerif, babası seyyid olana seyyid deniliyor. Böyle bir şey kesinlikle yanlıştır. Bizde soy anadan geçmiyor, babadan geçiyor. Soyun anadan geçmesi anlayışı Yahudilere aittir, bizde öyle bir şey yoktur. Peygamberimizin soyundan gelenlere seyyid denir; Hz. Hasan'ın abi olması hasebiyle onun soyundan gelenlere ilave olarak seyyid-şerif denilmiştir. Hz. Hüseyin'in evladına ise sadece seyyid denilir. Yine de her şeyin doğrusunu bilen Allahu Teâla'dır.