BAĞLILARININ “BABO”SU: ABDÜLHEKİM TAŞKIN, ŞECERESİ, BABASI VE MESLEKLERİ -2

BAĞLILARININ “BABO”SU: ABDÜLHEKİM TAŞKIN, ŞECERESİ, BABASI VE MESLEKLERİ -2

M. Sarmış: Bu arada Hama'daki külliye ne oluyor?

A. Taşkın: Bu bahsettiğim Şeyh Ahmed Zahirüddin ve çocukları ailemizin bir kolunu oluşturuyor. Esas soyumuzun dayandığı dedemiz Seyfeddin Yahya ise Hama'da kalıyor. Ta Şerif Musa'ya kadar… Oradaki ilmi faaliyetler, dediğim gibi 1980'lere kadar devam ediyor. Şeyh Seyfeddin Yahya'dan sonrakilerin hepsi aynı zamanda "nakibü'l-eşraf"tır.

M. Sarmış: Nakibü'l-eşraf ne demektir? Görevleri nelerdir?

A. Taşkın: Sözlükte "şeriflerin vekili, temsilcisi" gibi bir anlamı var. Osmanlı Devletinde seyyidlerin ve şeriflerin, kısaca Evlad-ı Resul'ün işlerini yürüten görevlilere denir. Onların soy kütüğünü muhafaza ve kontrol ederler, doğum ve ölüm kayıtlarını tutarlar, kim onlardandır, kim değildir diye tasdik ederler. Her vilayetin, her sancağın bir nakibü'l-eşrafı olurdu. Mesela Urfa Sancağınınki Mevlevi ailesiydi. Nakibü'l-eşrafın bulunduğu yerde kaymakamlık görevi de vardı. Çarşı pazarda uygunsuz bir şey gördüğü zaman düzeltme yetkisi de vardı. Mesela bir tanesi yeşil cüppe giymiş geziyor. "Gel buraya bakalım, bu elbiseyi giyme yetkisini kimden aldın?" diye sorabilirdi. Seyyid ise tamam, ama değilse giyemez. Çünkü yeşil cüppe giymek, bilhassa yeşil sarık takmak seyyid ve şeriflere mahsustur. Bir de Payitahtta bunların hepsinin reisi olan nakibü'l-eşraf vardı. Protokolde çok önemli bir yere sahipti. Padişahla aynı minderde otururdu.

İlave bir bilgi vereyim: Hama'daki şeyhlerden Murtaza Geylanî'yi Sultan Abdülhamid Han İstanbul'a davet ediyor. Ona ikramda bulunuyor. Efendimizin (SAS) "Sakal-ı Şerif"ini hediye ediyor. Vefat ettiği zaman da kabrinin üstüne asılmak üzere orijinal kristal bir avize gönderiyor.

M. Sarmış: Onun ismi silsilede yok.

A. Taşkın: Silsile bizim nesebimizi gösteriyor. Şerif Musa'dan sonra kita Hama'dan ayrılmışız, ama bir kol orada göreve devam ediyor. Murtaza Geylanî o koldan gelen akrabalarımızdan biri. Onlar da bizim amcazadelerimiz.

Şunu da ilave edeyim: Urfa'da meşhur bir zat olan Dede Osman Avnî Hazretleri de sülukunu Hama'daki şeyhlerin yanında yapıyor, icazetini de o sırada postta oturan Şeyh Muhammed el-Ezherî'den alıyor.

M. Sarmış: Ben Dede Osman Avni'nin sülukunu Erbil'de Abdurrahmân Hâlis Telâbânî'den aldığını okumuştum.

A. Taşkın: Yok, esas Hama'dan Şeyh Muhammed el-Ezherî'den alıyor. İcazetinin sureti de bendedir. Ama Abdurrahmân Hâlis Telâbânî çok büyük bir veli, onun bereketinden de istifade etmek için bir icazet de ondan alıyor.

(Bu arada talebelerine getirttiği bir ruloyu uzun uzun inceleyip Muhammed el-Ezherî'nin Dede Osman Avni'ye icazet verdiğini söylediği bölümü okudu.)

Hicri 1241 yılında verdiğine göre Hicri 205 sene önce. Miladi'ye göre de 201-202 sene geçmiş.

M. Sarmış: Silsilede Muhammed el-Ezherî'nin adı da geçmiyor.

A. Taşkın: O da bizim silsileden değil, Hama'da kalan koldan. O şeyhliği Şeyh Yasin'den almış; Şeyh Yasin de Şeyh Abdürezzak dedemizden almış. Yani amcazadelerimiz oluyorlar.

M. Sarmış: Peki siz Anadolu'ya ne zaman ve nasıl geliyorsunuz?

A. Taşkın: Seyyid Şerif Musa zamanında, "Berri" dediğimiz Mezopotamya bölgesindeki Milan yani Milli aşiretleri birbirlerine düşmüşler. Bunlar birbirleriyle didişirken Şemmer (Şammar) aşireti bunların üzerine yürüyor. Şemmer, Arap bedevi aşireti, çok büyük aşiret. Milan'ın mallarını talan ediyor, kızlarını cariye, erkeklerini köle olarak alıyor. Urfa'ya kadar gelip talan yapıyorlar. Urfa'da onlara karşı gençlerden oluşan birlikler kurulmuş, ama mümkün değil. Milan birlik içindeyken onlar bu tarafa pek geçemiyorlardı, bunlar birbirlerine düşünce onlar bundan istifade edip buralara kadar geldiler. Bildiğimiz kadarıyla padişah, dedemiz Şerif Musa'ya haber göndermiş. "Oralara in de sulh et." diye. Şerif Musa, hem ilim sahibi hem de Seyyid Abdülkadir Geylanî'nin torunu olması hasebiyle halk üzerinde etkili, nüfuz sahibi bir zat, o yüzden. Bunun üzerine Hama'dan Mardin'in Amuda bölgesine (Mardin'in kıble tarafı) gidiyor. Milan'a bağlı aşiretlerin arasını buluyor, birlik beraberliği sağlıyor. Bundan dolayı Şemmer bir daha onları geçip bu taraflara, yani Urfa, Rakka, Mardin taraflarına gelemiyor.

M. Sarmış: Silsilede ismi Şerif Musa Nezilî Mardin diye geçiyor.

A. Taşkın: İşte bu yüzden. "Nezilî" inen demek; Hama Mardin'den yüksek olduğu için "Mardin'e inen" manasında.

M. Sarmış: Şerif Musa'dan sonra neler oluyor?

A. Taşkın: Şerif Musa vefat ettikten sonra Milan aşiretleri birliği onun oğlu Hıdır Ağayı başlarına seçiyorlar. Onun zamanında Milan'ın gücü daha da artıyor. Aslında yedi aşiretten oluşurken, sonradan çok sayıda aşiret de ilhak ediyor. Bizim kolumuz da artık onların içinde. Hıdır Ağa hem ilim sahibi, hem şeyh, şimdi buna bir de ağalık eklenince, gücü ve nüfuzu çok artıyor. Üstelik çok akıllı, adaletli. Herkes çok memnun. O yüzden o vefat edince de yerine oğlu İsmail Ağayı geçiriyorlar. Onun zamanında devlet tarafından İsmail Ağaya "uç beyliği" veriliyor, böylece "İsmail Ağa", "İsmail Bey" oluyor. Uç beyliği Mezopotamya'nın düzlüğünün tamamına hükmediyor. Hududu nereden başlıyor? Urfa'dan başlıyor, Karacadağ''a ve Diyarbekir'e, oradan da Mardin, Nusaybin üzerinden Kerkük ve Süleymaniye'ye kadar uzanıyor. Oradan dönüyor, Rakka'yı da içine alacak şekilde Halep'e, oradan da tekrar Urfa'ya Kabahaydar'a kadar geliyor. Böyle geniş bir alan. İsmail Ağa buranın tamamından sorumlu. O ölünce yerine oğlu Ömer Bey geçiyor. Çok heybetli olduğu için "Celalet Ömer" diye meşhur. Ömer Bey zamanında aşiret daha çok güçleniyor. Aşiret göçer bir aşiret, konargöçer. Yazın Nur Dağı'nın oralara gidiyormuş, kışın Amuda bölgesine Berri'ye dönüyormuş. Baharda da Urfa Hilvan bölgesine geliyor. Orada vefat ediyor, orada defnediliyor. O sırada daha gençmiş, 46-47 yaşlarındaymış. Kabri Geyikören Mezrasında bir tepenin başındadır. "Ömer Bey Ziyareti" diye meşhurdur.

M. Sarmış: Ömer Bey hangi tarihlerde yaşamış.

A. Taşkın: Hicrî 1200'lü yıllar…

Ömer Bey Ziyareti'nin yakınında da Efendimiz (SAS)'in sahabe-i kiramından Adiy İbni Amire'l-Kindî'nin kabri vardır. Lakabı Ebu Zürare'dir. Kinde kabilesinden olup Kufe taraflarına geldiği zaman bazı arkadaşlarının Hz. Osman'a sövüp saydığını duyunca "İçinde Hz. Osman'a sövülen bir yerde yaşayamam." diyerek Şam'a gidiyor, Hz. Muaviye'ye müracaat ediyor. Hz. Muaviye de kendisini ve beraberindeki kabile mensuplarını Cezire Bölgesindeki Reha'ya gönderiyor. Yani Urfa'ya. Sonra da bu köyü ve çevresini onlara veriyor. Köyün Sahabe Köyü olarak anılması da o yüzden. Cumhuriyet'ten sonra "Alpı" diye değiştirmişler, ama halk arasında hâlâ Sahabe Köyü diye geçiyor. Biz tarihi araştırmalar neticesinde orayı keşfettik.

M. Sarmış: Nasıl keşfettiniz?

A. Taşkın: Babam sonraları kitap alıp satıyordu. Eline geçen el yazması kitaplardan biri Cezire'deki sahabelerden bahsediyordu. Bunlardan Adiy el-Kindî'nin kabri Urfa'nın şimal cihetinde takriben bir buçuk konak mesafededir diyordu. Her bir konak 30 kilometre olduğuna göre yaklaşık 45 kilometre demektir. Babam rahmetlik araştırdı. Önce Akziyaret'teki kabir olabileceğini düşündü. Fakat araştırmaları sonucu ortaya çıktı ki o kabir Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan'ın şeyhülislamı Şeyh Muhammed'e ait. Böylece sahabenin kabrini ararken onu da bulmuş oldu. Babamın araştırmaları uzun sürdü, ama bulamadı. O yazma kitabı da Kuveytlilere sattı. O zaman eli dardaydı, Kuveytliler çok para vererek aldılar o kitabı. Babamın vefatından sonra ben de araştırmaya başladım. Nihayet 2018 yılında, yani babamın vefatından bir yıl sonra, tıpkı o kitapta belirtildiği gibi Urfa'nın kuzeyinde, 40-45 kilometre mesafede "Sahabe" isimli bir köyün varlığını tespit ettim. İlk olarak orada bir "ziyaret" olup olmadığını soruşturdum. Dediler var; zaten "Sahabe Ziyareti" diye de meşhur. Bunun üzerine bizzat kalkıp gittim. Gördüm, ikna oldum. Şimdi kendi imkânlarımızla üzerine kubbeli bir yapı yapıyoruz.

M. Sarmış: Artık bu tarafa doğru gelelim hocam.

A. Taşkın: Ömer Beyin oğlu Şeyh Temir dedemiz evden kaçıyor. İran'a gidip izini kaybettiriyor. Sonra da Acem şahının kızıyla evleniyor.

M. Sarmış: İran şahının kızıyla mı? Tebriz'e mi, Tahran'a mı gitmiş?

A. Taşkın: Yok, öyle değil. Çok uzaklara gitmemiş, Amuda'ya yakın bir şehre gitmiş. Acem şahı dediğim de büyük şah değil; hani şahın oğulları ülkenin değişik vilayetlerini yönetirler ya, öyle biri. Şehrin valisi diyelim. Şah hanedanından olduğu için Acem şahı diyorum. Şeyh Temir onun kızıyla evlenmiş. O sıradaki hanedan "Kaçarlar" sanıyorum.

M. Sarmış: Nasıl olmuş da hanedandan birinin kızıyla evlenmiş?

A. Taşkın: O sırada büyük bir bedevi aşireti olan 'İnizler Acemlere hücum ediyor. Şeyh Temir dedemiz de onlara karşı Acemlerin tarafında yer alıyor. Büyük kahramanlık gösteriyor. Acem şahı da onu çok beğeniyor ve kızını veriyor.