BAĞLILARININ “BABO”SU: ABDÜLHEKİM TAŞKIN, ŞECERESİ, BABASI VE MESLEKLERİ -1
Abdülhekim Taşkın'dan önce babası Halil Hoca'yı duymuştum. Urfa'nın tanınmış hocalarındandı, Kıbrıs Tekkesi/Camiinde ders halkası vardı, ama ben hiç gitmemiştim, görüşmemiştim.
Abdülhekim Hocayı da çok yakın bir arkadaşım aracılığıyla beş altı yıl kadar önce tanımıştım. Onun vesilesiyle zaman zaman Hoca ile görüşmüş, sohbetinde bulunmuş, hatta davetine icabet edip misafiri olmuş, sofrasına oturmuştum.
Yine o arkadaşım aracılığı ile röportaj teklifimi ilettim. Kabul etti etmesine, ama görüşmek o kadar kolay olmadı. Çünkü Hoca çok meşguldü, sık sık il dışına çıkıyor, bilhassa İstanbul'a gidip günlerce kalıyordu.
Nihayet ilk görüşmemizi 9 Ekim 2024'te Külliye'nin Dergâh kısmında gerçekleştirdik. Sorum çoktu, gördüm ki hocanın anlatacağı şeyler de çoktu; ancak arka arkaya ayıracak o kadar zamanı yoktu. İkinci görüşmemiz 29 Ekim'de, üçüncüsü 19 Kasım'da oldu. Bazen Dergâh'ta bazen Medrese'de… Sonra araya çok uzun bir zaman girdi. Önceleri yakın talebesi Yılmaz Avcı üzerinden bağlantı kurmaya çalışıyordum. Biz süre sonra vazgeçip onların beni aramasını bekledim. Bu arada başka röportajlara devam ettim. Nihayet 2025'in Ramazan ayı gelince Hoca beni aradı; Ramazan boyunca öğlen cüzü için Külliye'de olacağını, cüz sonrası röportaja devam edebileceğimimiz söyledi. Memnuniyetle harekete geçtim. 3 Mart, 10 Mart ve 17 Mart tarihlerinde üç defa görüştük ve bitirdik.
"Şerif" olduğu için uzun bir şeceresi vardı, onu konuştuk. Yine babası Halil Hocayı uzun uzun sordum, anlattı. Sonra da kendisini konuştuk. Henüz 50 yaşında, ama çok renkli bir hayatı var. Bir de dinî/tasavvufî görevlerinin dışında çok çeşitli ilgi alanları/meslekleri var. Hepsini konuşmaya çalıştık. Zaman zaman aramıza Hoca'nın bazı talebeleri, özellikle de Hoca'yı yakından tanıyan Yılmaz Avcı katıldı.
Yazma işi bitti; ancak son kontroller için uzun bir süre beklemek zorunda kaldık. Çünkü Abdülhekim Hoca çok meşguldü; buna ayıracak zamanı yoktu. Nihayet iki yıl kadar sonra bu işi Yılmaz Avcı'ya devretmeye karar verdi. O da gerek duyduğu yerlerde bizzat kendisine danışarak görevini hakkıyla yaptı.
M. Sarmış: Sohbetimize en eskilerden itibaren başlayalım hocam. Nesebinizi en eski nerelere kadar götürebiliyorsunuz?
A. Taşkın: Bizim soyumuz "şerif"tir. Yani Hz. Hasan'ın soyundanız. O soyun Seyyid Abdülkadir Geylani (RA) kolundan geliyoruz. Hz. Hasan'ın oğlu Hasan'ul-Müsenna, onun oğlu da Abdullah el-Mahd. Emeviler maalesef nasıl Hz. Hüseyin'in evlatlarına zulmettilerse Abbasiler de Hz. Hasan'ın evlatlarına zulmettiler. Emevi zulmünün daha çok öne çıkması Yezid'in Kerbela'da Hz. Hüseyin'i şehit etmesidir. Abbasiler başa geçtiği zaman Abdullah el-Mahd dedemiz hayattaydı. Mahd demek Arabîce tertemiz demek, halis, som demek. İkinci Abbasi halifesi olan Ebu Cafer Mansur (754-775), onun bir oğlunu öldürüyor. Öldürdüğü oğlunun adı Muhammed bin Abdullah el-Mehdî. Çok meşhur bir zat. Zühd sahibi ve muttaki olduğu için kendisine "en-Nefsüzzekiyye" lakabı verilmiş, daha çok o lakapla tanınıyor. Bizim soyumuz Abdullah el-Mahd'in diğer bir oğlundan geliyor.
M. Sarmış: Ebu Cafer Muhammed en-Nefsüzzekiyye'yi niçin öldürüyor?
A. Taşkın: Abbasî yönetimine karşı kıyam ettiği için. Medine'de bir dağ var; Sel' Dağı… Hendek Savaşında kazılan hendeğin ucudur. Şimdi Medine'nin ortasında kalmıştır. en-Nefsüzzekiyye'yi orada yakalayıp öldürüyorlar. Sonra da onun babasını, yani Abdullah el-Mahd dedemizi mecburi iskâna tabi tutup Bağdat'a 45 kilometre mesafedeki Cîl'e gönderiyorlar. Onun için Seyyid Abdülkadir Geylanî'nin bir ismi de Abdülkadir-i Cîlî'dir. Bazıları Cîlî ile Geylanî'yi birbirine karıştırırlar, ama yanlıştır; Cîl ve Geylan başka başka yerler. Dedelerimiz orada sürekli gözetim altında yaşıyorlar. Bir gün Abdullah el-Mahd çocuklarına diyor ki "Bu, (Halife Ebu Cafer Mansur) belli ki bizi öldürecek. Onun için dağılın. Allah'ın arzı geniştir. Gidin ki Efendimiz'in (SAS) soyu kaybolmasın."
İdris-i Kebir adlı oğlunu Mağrib'e gönderiyor. O gidip Fas şehrini inşa ediyor. İdrisî Devletini kuruyor. Oradaki seyyid ve şeriflere o yüzden "İdrisî" deniliyor.
Abdullah el-Mahd'in başka bir oğlu olan Yahya ez-Zahid ise Hazar Denizi'nin yanına gidiyor. Şeyh Yahya diye biliniyor. Onun oğlu Abdullah daha sonra Geylan'a gidiyor. Geylan, şimdi İran'ın Hazar Denizi kıyısındaki bir eyaletidir. Abdullah'ın oğlu Ebu Salih Musa Cengidost Geylan'da doğuyor. Onun oğlu Seyyid Abdülkadir Geylanî de orada Neyf Köyünde doğuyor. Babası, kendisi annesinin karnında iken veya daha çok küçük yaştayken vefat etmiş. Annesi Fatıma da çok kıymetli bir hanım. Oğlunun eğitimine çok önem veriyor. Zaten oğlu da çok istediği için kendisini 18 yaşında iken tahsil görmek gayesiyle Bağdat'a gönderiyor. Ondan sonrası maruf olduğu için üzerinde uzun uzadıya durmak istemiyorum. Bağdat'a geliyor ve Seyyid Abdülkadir Geylanî oluyor. Ona sadece şeyh gözüyle bakmamak lazım. Aynı zamanda Hanbeli mezhebinin de imamlarından biridir. Birçok tasavvufî eserleri olduğu gibi, ayriyeten bir "Fıkhu'l-Geylanî"den bahsedilmesine sebep olacak kadar fıkhî eserleri vardır; dokuz cilt tutar. Öyle dehşetli bir ilme sahiptir. Daha çok te'lifatı var. Maalesef "tarikatçılık" zihniyeti yüzünden kimisi sümenaltı ediliyor, kimisi kayboluyor. Yani "bizimki daha üstün olsun" düşüncesinden dolayı. Özellikle bu son dönemde onun eserlerinin yok edilmesi üzerine çalışıldı. Ama elhamdülillah Vatikan'da olsun, Rusya'daki kütüphanelerde olsun eserlerinin el yazması nüshaları mevcut.
M. Sarmış: Anlayamadım. Vatikan mı yok etmeye çalışıyor?
A. Taşkın: Yok, onlar korumuş. Bizim bazı tarikatlar "tarikatçılık" adına yok etmeye çalışıyor. Ama bizim bir amcamız var: Şeyh Fadıl Geylanî… Prof. Dr. Muhammed Fadıl Geylanî. 45 senedir o eserler üzerinde çalışıyor. Bütün dünyayı dolaştı. Abdülkadir Geylanî'nin bilinmeyen birçok eserini ortaya çıkardı.
M. Sarmış: Öz amcanız mı?
A. Taşkın: Yok, aşiret olarak amcamız diyorum. O da Seyyid Abdülkadir Geylanî'nin soyundandır. Nesebimiz yirminci dedemizde birleşiyor. Büyüğümüz olduğu için amca diyoruz. Esas Siirt'telerdi, şimdi İstanbul'da yaşıyor.
M. Sarmış: Abdülkadir Geylani'nin kaybolan eseri olmuş mu?
A. Taşkın: "Fıkhu'l-Geylanî" kayıptır mesela. Böyle bir eserinin olduğu kaynaklarda geçiyor, ama eserin kendisine henüz ulaşabilmiş değiliz.
M. Sarmış: Peki, sizin nesebinizden devam edelim. En son Abdülkadir Geylanî'ye gelmiştik.
A. Taşkın: Ondan sonra oğlu Şeyh Abdürrezzak el-Halife geliyor. Tarikatın halifeliği ondan devam ettiği için "el-Halife" deniliyor. Ta Şeyh Ahmed Zahirüddin'e kadar Bağdat'ta kalıyoruz. Şeyh Ahmed Zahirüddin, Bağdat'ı bırakıp Suriye'nin Hama şehrine hicret ediyor. Orada Asi nehri üzerinde Selçuklu mimarisine uygun bir külliye inşa ettiriyor: "Medrese El-Kadiriyye Külliyesi". Medresesi, dergâhı, hamamı, hatta dertli dolabı var. Tarihteki ilk külliye kültürünü ortaya çıkaran insandır diye biliyoruz. O külliye ta 1980'lere kadar mevcuttu. Suriye'de iktidarı bir darbe ile ele geçiren Hafız Esat, 1982'de giriştiği Hama katliamı sırasında külliyenin olduğu "Hayyı'l-Geylanî" (Geylanî Mahallesi) diye meşhur mahalleyi de yerle bir etti. Tabii o külliyeyi de… O sırada postta olan şeyhin akıbetinin ne olduğunu hâlâ bilmiyoruz. Kardeşi Şeyh Abdülmecit Adıyaman'a geldi, o da orada vefat etti.
M. Sarmış: Tekrar bıraktığınız yere dönecek olursak…
A. Taşkın: Şeyh Ahmed Zahirüddin, bir süre sonra büyük oğlu Seyfeddin Yahya dedemizi Hama'da külliyenin başında bırakıyor, diğer oğlu Seyyid Ali'yi yanına alıp Anadolu'ya geliyor. Siirt'in Kurtalan ilçesine bağlı çok eski bir yerleşim yeri olan Erzen'e… Oralar o sırada çoğunlukla Ermenilerin yaşadığı bir bölge. Orada da bir külliye kuruyor ve irşad faaliyetlerine başlıyor. O sayede bölgede yaşayan gayrimüslimler arasında İslamiyet hızla yayılmaya başlıyor. Bilhassa gençler gruplar halinde gelip Müslüman oluyorlar. Bu durum oradaki Ermeni yetkilileri ve din adamlarını çok rahatsız ediyor. Nihayet bir plan yapıp Şeyh Ahmed Zahirüddin'i öldürüyorlar ve bir kuyuya atıyorlar. Müslümanlar o zaman azınlık. Zayıf durumdalar. Onun için kalkıp Timur'a haber gönderiyorlar. "Hal mesele böyle böyle…" Olayı duyan Timur Erzen'in yöneticisine haber gönderiyor. Artık kont mudur, prens midir, neyse… Diyor ki "Şeyh Ahmed'i niye öldürdünüz? Madem onu zulmen öldürdünüz; onun kan bedeli olarak Erzen'i vereceksiniz. Kayıtsız şartsız teslim edeceksiniz. Yok, bunu kabul etmezseniz, siz de orada cizyeye bağlanacaksınız. Bu şartlardan birini kabul etmezseniz taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmam." Şeyh Ahmed'in çocukları Ermenilerin bu teklifi kabul etmesi için uğraşıyorlar, ama kabul ettiremiyorlar. Bunun üzerine Timur Erzen'in üzerine yürüyüp iki saat içerisinde alıyor ve dediği gibi yakıp yıkıyor, hak ile yeksan ediyor. O günden beri harabedir Erzen. Sadece Şeyh Ahmed Zahirüddin'in yattığı cami ve külliye duruyor. Geriye kalan her yeri yıkıyorlar.
M. Sarmış: Bütün bu olaylar hangi zamana denk geliyor?
A. Taşkın: Timur zamanı. Miladi 14. asrın sonları, 15. asrın başları...
Şeyh Ahmed Zahirüddin'in bir oğlu daha var; Seyyid Muhammed… Kısas yakınlarındaki Zıbala köyünün ahalisi de onun soyundandır. Ama oraya nasıl geldiklerini bilmiyoruz.