Yarın Bugünün Hasadıdır Neslihan Sultan PALA neslisul07@hotmail.com20 Şubat 2012 Pazartesi 10:45
Hayat bir devinim. Zaman dışında her şey, kendini tekrardan ibaret… Bize düşense yazmak… Bir yerde bir sorun varsa onu gün ışığına çıkarmak. Bir kişiyi ayabiliyorsak, söylerken kendi vicdanımızla muhasebe yapabiliyorsak kardır diyoruz. Bu sefer konumuz yaşlılarımız. Defaatle gerçek hayatta tanık olduğumuz, televizyonlarda veya haberlerde izlediğimiz üzere hor görülen, itilen kakılan yaşlılarımız. Ve bununla birlikte aklımıza takılan huzurevlerimiz. Birçok huzurevi yöneticisi, var olanı gösteren haberlere, filmlere öfke kusacaklarına; oto kontrolü sağlayacak yönetimi işbaşına getirseler, vicdan taşıyan ve bu işi gönüllü yapacak insanları bünyelerinde çalıştırsalar bizler de bu tür yazılar yazmak zorunda kalmasak… İpin nerede koptuğunu anlamak lazım bence… Hayat bazen kırılma noktalarına uğruyor. Bu kırılma bazen bireysel bazen toplumsal alanlarda gerçekleşiyor. Toplumsal kırılmanın sonucu bugün bu yaşlılarımız, atalarımız ne idüğü belirsiz, insanların kucaklarına atılıyor. Bereket, büyüklerinizin yanındadır.(Münavi, Feyzu'l-Kadir, 3/220) Beli bükülmüş ihtiyarlar, süt emen bebekler, otlayan hayvanlar olmasaydı belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti.(Acluni, Keşfü'l-Hafâ, 2/230). Bu mübarek sözleri unutalı ne kadar oldu? Bu mübarek sözleri çocuklarımıza öğrettik mi? Bunları sorgulama zamanı. Çocuklarımız akıl almaz bir hırsla şiddete yöneliyorlar, kadınlarımız gayri meşru heveslerle, özgürlükçü (!) ruhlarıyla babasız çocuklar peydahlayıp, sokaklara atıyorlar. Babalarımız biyolojik baba olmanın ya da eve ekmek getiren er kişi kimliğinin ötesine geçmiyorlar. Ondan sonra da ne oldu bize? Daha ne olsun. Kırılma noktaları araştırılmadan bu sorunun cevabını sormak çok abes.Biz toplumsal hayamızı, vicdanımızı, merhametimizi kaybettik. Biz ninelerimizi, dedelerimizi, sonrasında analarımızı, babalarımızı hayatımızdan çıkartarak onlardan öğrenecek bilgilerden yoksun kaldık.Biz bu öğretilerden yoksun yetişip, bu bilgilerden yoksul yetişecek nesiller türettik. İşte tam bu noktada kırılmaya uğradık.Robin Sharma bir kitabında “biz yaşlıları hayatımızdan çıkardığımız anda mutsuz olmaya başladık” bir cümle kuruyordu. Evet yaşlıların bilgeliklerini göz ardı ettiğimizde kendi ellerimizle kuyularımızı kazdığımızı görmedik. Eskiden yaşlılık demek “olgunlaşmak, hoşgörülü olmak, sevimlileşmek, dünyevi hırslardan kurtulmak, yılların bedenimizden aldığı veya bıraktığı izlerden rahatsız olmamak” demekti. Biz biyolojik bir gerçeklikle her geçen gün ölüme daha çok yaklaşan bu insanları ömürlerinin son deminde bakın ne hale getirdik; onları toplumumuzdan, yaşadığımız evlerden dışarı attık. Kendi fizyolojik değişimleriyle her geçen zaman daha çok sevgiye ve ilgiye ihtiyacı olan bu insanları kaderleriyle baş başa bıraktık. Onların anılarını küçümsedik, dinlemekten bıktık, saçma olduklarını düşündük. Onlarla zaman geçirmek hayatı ıskalamak gibi geldi bize. Onlar her şeye karışan, her konuda fikri olan, sürekli bizi yönetmeye çalışan ama aslında hiçbir şey bilmeyen, sürekli hastalanan, hastalıklarıyla kafa ütüleyen, oflayıp puflayarak huzurumuzu bozan omuzlarımızın üstünde gittikçe ağırlaşan birer yüktü. Bu yükü hafifletmenin en kolay ve kestirme yolu ömürlerinin son demini huzur içinde geçirebilecekleri, kendi yaşıtları arasında olmaktan mutluluk duyacağı, sürekli doktor kontrolünde ve hastabakıcıların şefkatli kollarında olacağı bir huzur evine yazdırmaktı. Ve bunu yaptık. Onları hayatlarımızdan sırf onların iyilikleri için üstelik dünyanın da parasını vererek özel-kamu fark etmez bir huzurevine yatırıverdik. Artık huzur içinde evlerimizde yatabilirdik çünkü evlatlık görevimizi yapmanın verdiği haklı gururu taşıyorduk.Bülbülü altın kafese koysalar“ah vatanım”dermiş. Ormanı özler, bir ömrünü bu özlemle ağıtlar yakarak geçirirmiş. Bir bülbülü kafese koyup vatanından ayırmak neyse, bir atamızı, anamızı, babamızı aile ortamından koparıp, yabancı ellerin, yabancı gözlerin şefkatine(!) terk etmek aynıdır. O artık ömrünün sonuna kadar ağıt yakacak kimsesiz bir bülbüldür. Zatenölümün yaklaşması düşüncesiyle,gücünü, kuvvetini, görüşünü, duyuşunu büyük ölçüde yitirmiş yaşlılarımızın bir zamanlar bizim gibi genç olduğunu hatırlasak. Hikayedeki gibi bir gün çocuğumuzun (bizim için ayırmak üzere) tahta bir kase hazırladığını düşünsek belki sorunu daha büyük bir perspektiften görebileceğiz. Zaman geçiyor. Zaman biz gençler için de geçiyor. Zaman bizi yaşlandırıyor. Yaşlanmayı nasıl karşılayacağımız, yaşlılarımıza nasıl davrandığımızla ilintili. Bilge bir yaşlı mı olmak istiyoruz, ölümü bekleyen çaresiz bir yaşlı mı? Seçim bugünde gizli… Yarın bugünün hasadıdır. Karar vermeliyiz, ne biçmek istiyoruz? Hayat bir devinim. Zaman dışında her şey, kendini tekrardan ibaret… Bize düşense yazmak… Bir yerde bir sorun varsa onu gün ışığına çıkarmak. Bir kişiyi ayabiliyorsak, söylerken kendi vicdanımızla muhasebe yapabiliyorsak kardır diyoruz. Bu sefer konumuz yaşlılarımız. Defaatle gerçek hayatta tanık olduğumuz, televizyonlarda veya haberlerde izlediğimiz üzere hor görülen, itilen kakılan yaşlılarımız. Ve bununla birlikte aklımıza takılan huzurevlerimiz. Birçok huzurevi yöneticisi, var olanı gösteren haberlere, filmlere öfke kusacaklarına; oto kontrolü sağlayacak yönetimi işbaşına getirseler, vicdan taşıyan ve bu işi gönüllü yapacak insanları bünyelerinde çalıştırsalar bizler de bu tür yazılar yazmak zorunda kalmasak… İpin nerede koptuğunu anlamak lazım bence… Hayat bazen kırılma noktalarına uğruyor. Bu kırılma bazen bireysel bazen toplumsal alanlarda gerçekleşiyor. Toplumsal kırılmanın sonucu bugün bu yaşlılarımız, atalarımız ne idüğü belirsiz, insanların kucaklarına atılıyor. Bereket, büyüklerinizin yanındadır.(Münavi, Feyzu'l-Kadir, 3/220) Beli bükülmüş ihtiyarlar, süt emen bebekler, otlayan hayvanlar olmasaydı belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti.(Acluni, Keşfü'l-Hafâ, 2/230). Bu mübarek sözleri unutalı ne kadar oldu? Bu mübarek sözleri çocuklarımıza öğrettik mi? Bunları sorgulama zamanı. Çocuklarımız akıl almaz bir hırsla şiddete yöneliyorlar, kadınlarımız gayri meşru heveslerle, özgürlükçü (!) ruhlarıyla babasız çocuklar peydahlayıp, sokaklara atıyorlar. Babalarımız biyolojik baba olmanın ya da eve ekmek getiren er kişi kimliğinin ötesine geçmiyorlar. Ondan sonra da ne oldu bize? Daha ne olsun. Kırılma noktaları araştırılmadan bu sorunun cevabını sormak çok abes.Biz toplumsal hayamızı, vicdanımızı, merhametimizi kaybettik. Biz ninelerimizi, dedelerimizi, sonrasında analarımızı, babalarımızı hayatımızdan çıkartarak onlardan öğrenecek bilgilerden yoksun kaldık.Biz bu öğretilerden yoksun yetişip, bu bilgilerden yoksul yetişecek nesiller türettik. İşte tam bu noktada kırılmaya uğradık.Robin Sharma bir kitabında “biz yaşlıları hayatımızdan çıkardığımız anda mutsuz olmaya başladık” bir cümle kuruyordu. Evet yaşlıların bilgeliklerini göz ardı ettiğimizde kendi ellerimizle kuyularımızı kazdığımızı görmedik. Eskiden yaşlılık demek “olgunlaşmak, hoşgörülü olmak, sevimlileşmek, dünyevi hırslardan kurtulmak, yılların bedenimizden aldığı veya bıraktığı izlerden rahatsız olmamak” demekti. Biz biyolojik bir gerçeklikle her geçen gün ölüme daha çok yaklaşan bu insanları ömürlerinin son deminde bakın ne hale getirdik; onları toplumumuzdan, yaşadığımız evlerden dışarı attık. Kendi fizyolojik değişimleriyle her geçen zaman daha çok sevgiye ve ilgiye ihtiyacı olan bu insanları kaderleriyle baş başa bıraktık. Onların anılarını küçümsedik, dinlemekten bıktık, saçma olduklarını düşündük. Onlarla zaman geçirmek hayatı ıskalamak gibi geldi bize. Onlar her şeye karışan, her konuda fikri olan, sürekli bizi yönetmeye çalışan ama aslında hiçbir şey bilmeyen, sürekli hastalanan, hastalıklarıyla kafa ütüleyen, oflayıp puflayarak huzurumuzu bozan omuzlarımızın üstünde gittikçe ağırlaşan birer yüktü. Bu yükü hafifletmenin en kolay ve kestirme yolu ömürlerinin son demini huzur içinde geçirebilecekleri, kendi yaşıtları arasında olmaktan mutluluk duyacağı, sürekli doktor kontrolünde ve hastabakıcıların şefkatli kollarında olacağı bir huzur evine yazdırmaktı. Ve bunu yaptık. Onları hayatlarımızdan sırf onların iyilikleri için üstelik dünyanın da parasını vererek özel-kamu fark etmez bir huzurevine yatırıverdik. Artık huzur içinde evlerimizde yatabilirdik çünkü evlatlık görevimizi yapmanın verdiği haklı gururu taşıyorduk.Bülbülü altın kafese koysalar“ah vatanım”dermiş. Ormanı özler, bir ömrünü bu özlemle ağıtlar yakarak geçirirmiş. Bir bülbülü kafese koyup vatanından ayırmak neyse, bir atamızı, anamızı, babamızı aile ortamından koparıp, yabancı ellerin, yabancı gözlerin şefkatine(!) terk etmek aynıdır. O artık ömrünün sonuna kadar ağıt yakacak kimsesiz bir bülbüldür. Zatenölümün yaklaşması düşüncesiyle,gücünü, kuvvetini, görüşünü, duyuşunu büyük ölçüde yitirmiş yaşlılarımızın bir zamanlar bizim gibi genç olduğunu hatırlasak. Hikayedeki gibi bir gün çocuğumuzun (bizim için ayırmak üzere) tahta bir kase hazırladığını düşünsek belki sorunu daha büyük bir perspektiften görebileceğiz. Zaman geçiyor. Zaman biz gençler için de geçiyor. Zaman bizi yaşlandırıyor. Yaşlanmayı nasıl karşılayacağımız, yaşlılarımıza nasıl davrandığımızla ilintili. Bilge bir yaşlı mı olmak istiyoruz, ölümü bekleyen çaresiz bir yaşlı mı? Seçim bugünde gizli… Yarın bugünün hasadıdır. Karar vermeliyiz, ne biçmek istiyoruz?
Köşe Yazısı Yorumları Yorum Eklemerhaba hocam öncelikle nasılsın iyimisin işallah iyisindir benim yorumum bugün ne ekersen yarın onu biçersin lezgin yılmaz - 2012-03-03 18:02:57