Şanlıurfa özel şanmed hastanesi, şanmed hastane
Emin YAPRAK

Tasavvuf Hareketi


Emin YAPRAK
15 Temmuz 2016 Cuma 16:48

 

            Tasavvuf diğer adıyla tarikatın ortaya çıkışı ile ilgili çok şey söylenebilir. Sebep ise tarikat kavramı olsun, tasavvuf ilkeleri olsun İslam’ın temel ilkeleri içerisinde bulunmamaktadır. Bu da onlara daha dikkatli bakmayı ve onu dışsallaştırmayı beraberinde getirmektedir. Tasavvuf düşüncesinin ilkelerini her yerde ve düşüncede alt yapısını ve uygulanışını bulabiliriz. Fakat toptan reddedilmeyecek ve sadece bir düşüncenin içerisine de hapsedilemeyecek bir yaşam biçimidir. Kişinin kendisini düzene koyması ve nefsiyle mücadele etmesi İslam’ın da emrettiği ve uyguladığı bir yaşama biçimidir. Nefsin terbiyesi, kötülüklerden uzak durması, toplumsal kaos ve gerilimlerden elini eteğini çekmesi hep istenilen ve övülen davranışlar olarak görülegelmiştir. Fakat İslam aynı zamanda sadeliğin ve tevhid ilkesinin katıksız uygulandığı, İslam dışı yaşam biçimlerine ses çıkarmazken bunların İslam adına yapılmasını kabullenemeyecek kadar ilkesel yaklaşımları hep göz önünde bulundurmuştur.

Şehvet ve heveslerden sıyrılmayı benimseyen en eski bir Arap sofiye tarikatının ortaya çıkışı daha ziyade Hıristiyan tefekkürünün nüfuzundan ileri gelmiştir.[1] Şeklindeki değerlendirmeler işte tarikatın nereye oturulması gerektiğini gözler önüne sermektedir. Çünkü İslam’ın ilk yıllarında Müslüman hem asker hem baba, hem vali, hem ibadetinde hassas olan şahsiyet, hem her türlü kötülüklerden uzak durmakta kendini dikkatli görmektedir. Kısacası Müslüman tarikat sınırları içerinde kendisini hapsetmediği içindir ki üç kıtaya İslam’ı yayma çalışmasında başarılı olmuştur. Yani tebliğ ile halledilmeyen durumlarda kılıç kullanmaktan kaçınmamıştır.

Tarikat adına sapık düşünceler ve eylemleri gerçekleştirmeleri bu işin kabul edilemez başka yönü olarak karşımıza çıkmaktadır. İslam’ın özünde yer almayan her türlü düşünce kabul edilmez ve müslümana mal edilemez.

            Tarikatların oluşmağa başlaması hicri II.yüzyıla rastlar, tarikatların oluşmasının başlıca nedeni savaşlar, kıtlık, bulaşıcı hastalıklar nedeniyle toplumun bunalması, İslâm zühdünün ileriye götürülmek istenmesi, yabancı kültürlerin etkileri ve dinsel yorumlardır. Çeşitli nedenlerle bunalan insanlar daha çok Allah’a yönelme ihtiyacını duymuşlardır. Bu nedenle daha çok dini bilgi elde etme ve ibadet etme yolunu tutmuşlardır. Bu amaçlarla bilgin ve erdemli saydıkları bir dinsel önder etrafında toplanmışlardır. Tarikatların temeli İslâm zühdü olmakla beraber Hint, İran, Yunan ve Hıristiyan dinin tekkelerin kurulmasında rol oynadığı söylenir.[2] Yine tasavvuf hareketi daha çok zahiri bilgilerden uzaklaşıp batini bilgilerle uğraşmayı ve bu bilgileri hayatında uygulamaya önem vermiştir. Zahiri bilgilerden kişi ne kadar uzaklaşırsa Batıni bilgiler hususunda ileriye gider. Bu konuda iki bilgi dalını bir arada birleştirmeye çalışanlarda olmuştur. İmam Gazali, İhya isimli eserini bu iki ilmi birleştirme uğrunda yaptığı mücadele sonucunda ortaya koymuştur. Orta yolu bulma, vasatı elde etme, çoğu insan tarafından kabul de görmemiştir.

            Fakat bu masumane istekler onun haklı olduğunu ortaya çıkarmaz. Çünkü İslam’ın sadeliğine başka düşüncelerden eylemleri ibadet niyetiyle yapmak doğru değildir. İnsanlara dini anlatmak kadar güzel bir eylem olabilir mi? Peygamber her türlü baskıya rağmen İslam’ı anlatmaktan ve insanlara dini ulaştırma mücadelesinden vazgeçmemiştir. Fakat bunu yaparken, sadeliğinden ve vahyin sınırları dışına çıkmaktan da kaçınmaktaydı. Her şeyin temeli olarak ilahi kökenin güzelliğinden ve sadeliğinden uzaklaşmadan İslam’ın yaşanılması ve uygulanması gerekmektedir.

Oysa Müslümanlar nezdinde, mesele basittir. “Tasavvuf diye adlandırılan vakıa, “sünnet”in eksiksiz olarak yerine getirilmesinden başka bir şey değildir. Ne eski Yunan düşüncesiyle uzaktan yakından bir ilgisi vardır, ne Budizmle, ne felsefeyle ne başka bir şeyle…”[3] Şeklindeki açıklamasıyla insanımızın hassas olan noktasından yakalayarak, açıklamalara ve tasavvufun İslam’ın kendisi ve özü olduğu ile ilgili açıklamalarda bulunmak doğru değildir. Çünkü İslam’ın tasavvuf yönüyle açıklanmasına ihtiyacı yoktur. Çünkü bu açıklamalarda, zühd, takva, hüsnüniyet ve daha çok kavramın sadeliğini, tarikat veya tasavvuf düşüncesiyle başkalaştırma girişiminde bulunmaktalar. Hatta başkalaştırarak, İslam’ın özünden çok diğer düşünceleri temel alma girişimine doğru gitmekteler. Rabıta olarak isimlendirilen tasavvufi düşüncenin temeli olan bir yapıda, yabancı bir kadın ile şeyhi arasındaki ilişki, iletişim nasıl İslami olabilir? Hele İslam’ın ibadetlerde aracısız Allah’a ibadet edilmesi gerektiğini belirten temel ilkelerini düşündüğümüzde bunları nasıl anlamlandırabiliriz?

Bu düşüncenin içerisinde zikir kavramını değerlendirirken aynı yaklaşımla olayı ele alabiliriz. İslam’ın genel olarak üzerinde durduğu, her yaratılanın kendi lisanıyla Allah’ı zikrettiği, hatta taşın bile Allah zikriyle yuvarlandığını belirten ayetleri göz önünde bulundurduğumuzda, tasavvuf ehlinin zikir halkalarını, koro halinde hatta bazılarında şişle kendilerini ispatlama, ateşle dağlama ve daha başka davranışlarla üstünlüklerini ortaya koyma şeklinde yapılışlarını masumane bir davranış olarak değerlendirmek mantıklı olabilir mi?

Açık veya gizli zikri, sahabilerine bizzat Peygamber Efendimizin(s.a.v.) talim ettiğini ve sahabilerin kendi aralarında zikir halkaları kurduklarını söyleyerek, olayın sistematik olarak meşrulaştırılma çabası ne kadar anlamlı olur. Bugün de uygulanan “zikir” Peygamberimizin(s.a.v.) bir sünnetidir. Hatta sünnet-i müekkededir. Yani hiç terk etmediği sünnetleri arasındadır. Kaldıki tasavvuf, “zikr”den ibaret bir şey değil. Daha doğrusu her şey “zikr”in içinde…[4] şeklinde bir anlayış ile tasavvufu tamamıyla İslamlaştırmak hatta İslam olarak algılamak yanlıştır. Gerçek ve önyargısız bir değerlendirme ile ele alındığında zikrin yapılış şeklinin ne kadar özden uzaklaşırsa güzelliğini kaybedeceğini değerlendirebiliriz. Yine her insanın yaptığı işlerine göre Allah’ı zikretmesinin bir sakıncası yoktur. Sadece İslam’ın temel uygulanışı olarak söylenemez. Bireysel olarak farklı değerlendirmelerle insanlar yollarına devam edebilirler. Bunun dinen bir sakıncası olmadığı gibi serbest bir alan olarak gözükebilir. Yanlışlık onun İslam’ın temeli olarak ele alınıp, hatta bir adım ileri gidilerek “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” ilkesine yapışıp, her şeyin temeli olarak tasavvufu ele almaktır.

            Hatta tasavvuf düşüncesi, dinin hakikatini eksiksiz, fazlasız uygulamak ve dinin yoluna talip olanları bu yolda eğitmektir, şeklindeki yaklaşım ile ele alan anlayışı yerinde olmayan sadece temelde bir arzu olarak değerlendirilebilir. Çünkü tasavvuf düşüncesi kurumsal olarak İslami olamayan kaynaklardan alınıp, içi İslami motiflerle süslenen bir yapıdır. Konsantre bir meyve içeceğine yabancı tatların hatta helal olmayanların, fermantasyona uğramış olanların karıştırılması gibidir. Çünkü İslami ibadet biçiminde başka inanışların katkılarına ihtiyaç olmadığını Peygamberimizin sünnetinde açıkça görmekteyiz.

            Tasavvufu öven anlayışların yola çıkışları ve temel dayanakları hep güzel olarak gelişir. Fakat gaye tasavvufu meşrulaştırmak ve temel olarak ele almaktır. Bu fikri savunanlar; Tasavvuf demek, dinin emirlerine bağlanarak hakikate varmaya gayret etmektir. Kendilerini dinin hükümleriyle bağlı görmeyenler, zaten bu yolun sahtekarlarıdır. Onların fiillerine bakarak tasavvuf hakkında yanlış kanaatlere saplanmaksa yanlışların en yanlışı olur.

Tasavvufun temeli olmak gereken “insanın sürekli tekâmülü, ahlâken yücelmesi ve yüceldikçe de Kur’an-ı Kerim’in zahir manası ile çelişmeyen iç gerçeklerin elde edilmesi”, doğrudur, Hakk’dandır. Ancak; insana bu bilinci sağlamayan tasavvuf ve tarikat anlayışı “şeyh” veya “Ağa Han” ne yaparsa yapsın körükörüne itaat ve anlaşılmayan bir hikmete atfetmek batıldır.[5] Şeklinde uygulanan bir gerçeklik İslam’ın özünden uzaklaşılmadıkça kabul edilen ve teşvik edilen bir yaşama biçimi olarak kabul edilebilir. Resulullah(s.a.v)’in hayatı bir bütün olarak ele alınması gereken ve sadece hayatın içinden bazı kesitlerden yola çıkılarak bir yaşama biçimini meşrulaştırmak ve hatta temel olarak ele almak yanlış bir düşünce biçimidir. Körükörüne şeyhin bütün isteklerinin doğru olduğu ve yapılması gerektiğini savunan düşünceler, gerçekle ilgisi olmayan düşüncelerdir. Her insanın söylediği ve yaptıkları akıl süzgecinden geçirilmeli ondan sonra yapılıp yapılmamasına karar verilmelidir. Peygamberin hayatına baktığımızda, sahabiler bu şekilde uygulamaktaydılar. Eğer vahiy kaynaklı olan bir emir ise şeksiz kabulü gerektirmekteydi.

Resulullah(s.a.v.)’in uzlet hayatı gösteriyor ki; bir Müslüman, ibadetlerin her türlüsünü yerine getirmekle faziletlerle süslenmiş olsa bile; bütün bunlara halvet ve uzlet zamanlarını katmadıkça, o zamanlarda nefis muhasebesi yapmadıkça, Allah’ı düşünmedikçe, kainatın görüntüleri hakkında ve bu görüntülerde Allah’ın azametine işaret eden delaletler konusunda düşüncelere dalmadıkça, o müslümanın İslâm’lığı olgunluğa erişmez.[6] Diyen Ramazan el Buti’nin karıştırdığı, bunlara dalıp gerçeklerden uzak kalmasıdır. Peygamberimiz bunları yaparken, savaşlardan kaçmamış, düşmanı küçümsememiş ve onların oyuncağı olmamıştır. Günümüz insanı her konuda düşmanın oyuncağı durumunda dururken bazı konulara dalıp, temel olarak ele alması, daha fazla horlanmasına ve hakir görülmesine yol açmaktadır.

Kalpteki vicdanî kuvvetleri pekiştirmek için çeşitli yollar edinmek, Müslümanların zarureti üzerinde icma ettikleri konulardan biridir. Araştırmalar ve İslâm ulemasının çoğunluğu tarafından “tasavvuf” diye isimlendirilen; bir kısmının “ihsan”, İbn Teymiye gibi bir kısım alimlerin ise “ilm-î sûlûk” diye nitelendirdikleri şeydir.[7] Bu açıklamalardan yola çıkmalı ve tasavvuf düşüncesinin bireysel bir eylem olduğunu, İslami anlamdan uzaklaşan, Rabıta gibi kavramlarının revize edilmesi gerektiğini, yoksa kalbi anlamda zühd ve takvanın dinin emirleri olduğu, nefis terbiyesinin büyük cihad olarak algılayan Peygamberimizin emri olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekmektedir.

Sâlih kişilerin hal tercümelerinde, insanlardan uzaklaşıp uzlete devam eden kişileri gördüğümüz vakit, bunu onların kendilerine mahsus özel hallerine atfetmek gerekir. Onların bu durumları insanlara delil olamaz. Güzel davranışlarla kendilerini örnek olarak gösteren insanların toplum tarafından sevilmesi gereken durumlardır. Fakat bu durumu kendi lehlerine kullanıp, adeta insanları aldatan ve manevi duygularını rencide eden anlayışlarla hareket eden bir anlayış dini olmaktan uzaktır. Dini sadece şehevi duygularını ve para hırslarını tatmin için kullanan bir anlayış ile mücadele etmek İslam’ın da görevidir. İslam sadeliği ve güzelliği bir bütün olarak yaşanılmalıdır. Bunu yapmadığımız sürece hep başkalarının bizleri oyalamak için ortaya attıkları kavramlar ve yaşayış biçimleri ile oyalanıp dururuz.

 

 

[1] T.W.Arnold; İntişar-ı İslâm Tarihi s.87

[2] Çağatay, Neşet-Çubukçu, İbrahim Agah; İslâm Mezhepleri Tarihi s.11

[3] Özdenören, Rasim; Red Yazıları s.102-103

[4] Özdenören, Rasim; Red Yazıları s.103

[5] Hatemi, Hüseyin; Temel Kaynaklardan Yararlanmada Yöntem s.88

[6] El-Butî, S.Ramazan; Fıkhu’s-Siyre s.81

[7] El-Butî, S.Ramazan; Fıkhu’s-Siyre s.83


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Şanlıurfa organize sanayi müdürlüğü, yatırım için herşey hazır
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları haber kaynaklarına aittir, hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. © Copyright 2015 Balikligol.com