Şanlıurfa özel şanmed hastanesi, şanmed hastane
Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ

ŞEYTANIN TUZAKLARI


Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ
28 Temmuz 2013 Pazar 03:44

Önceleri bizim köyde okurdu Zeynel Molla… Köyümüzde, 1962–64 yılları arasında Seyda’nın yanında okuyordu. Molla Cami’ye kadar gelmişti. Zeynel uzun boylu, sarışın ve yakışıklı bir delikanlıydı. Çok hareketli, cevval,  arkadaşlarıyla sorunları olmayan, hatta şakacı denilebilecek kadar arkadaş canlısı bir talebeydi. Tasavvuf mesleğine de sahip olduğunu söylüyordu; ancak hareketliliği, şakaları ve hafif-meşrepliği, tasavvuf gibi ağırbaşlılık gerektiren bir konuma aykırı görünüyordu.

Bir gün Seyda’ya, “Seyda ben tasavvufa bağlı olduğum için lokmalarımı küçük alıyorum. Ekmekten kopardığım şu küçük lokmaya bakar mısın? Ne kadar da küçük! Öyle değil mi? Tam da tasavvuf ehlinin lokması gibi…” dedi. Hiçbir lafın altında kalmayan ve son derece zeki olan Seyda, “Önemli olan senin lokmaları küçültmen değildir. Eline aldığın ekmeği bitiriyor musun bitirmiyor musun? Önemli olan bu… Eğer bir ekmeği bitiriyorsan, ister küçük lokmalarla bitir, ister birkaç lokmada bitir. Netice değişmeyecek.” dedi.

Zeynel Molla, hareketli ve istikrarsız olduğu için çokça yer değiştirirdi. Bir yerde uzun süre kalamaz, cevval fıtratı sebebiyle bir huzursuzluk çıkarır ve o medreseden ayrılırdı. Nitekim Seyda’nın yanında da bir veya iki yıldan fazla kalmadı. Oradan Başka bir doğu vilayetine bağlı bir ilçenin köyüne gitti. Köydeki Seyda çok faziletli ve ünlü biriydi. Zeynel Molla kitaplarını onun yanında bitirip icazeti ondan almak istiyordu.

Keyifli ve neşe dolu bir başlangıç yaptı Seyda Mele Hasan’ın yanında… Hem Seyda kendisini seviyor, hem de arkadaşları onu çok sevmişlerdi.  Medreselerde iki öğün yemeğin dışında eğlencelik bir şey bulunmuyordu. Talebeler sabahın erken saatinde metin ezberlemeye kalkarlardı. Seyda da Hücre’de oturup ikindi namazına kadar talebelere ders verirdi. Bu yüzden zaman zaman hayat oldukça  sıkıcı oluyordu. İşte bu gri atmosferde şakacı talebeler arkadaşları tarafından çok sevilirlerdi. Her talebe köydeki bir evden sabah-akşam yemek (tayin) getirirdi.

Hayat bu minval üzere sürüp gidiyordu. Talebeler hayatın getirdiği ağırlıkları, evlerden getirdikleri tayinlerle hafifletmeye çalışıyorlardı. Zeynel Molla’nın yemek aldığı evde sadece bir gelin, kayınpederi ile kayın validesi ve üç küçük çocukları yaşıyordu. Gelinin kocası Beyrut’ta çalışıyordu. Ancak yılda bir kez evine gelip çoluk-çocuğunu görebiliyordu. Zeynel Molla güler yüzlü olduğu için gelin hanım da, “Buyur hocam” diyerek mahcup bir tebessümle tayini eline veriyordu. Bazen tüm ev halkı evde olurken özellikle sabahları sadece gelin hanım evde oluyordu. Bir iki kez gelin hanım tabağı Zeynel Molla’nın eline verirken eli, gayri ihtiyarî Zeynel’in eline değiyordu. Bu durum Zeynel’in içinde bir vesveseye sebep oldu ve şeytan Zeynel Molla’ya musallat olmaya başladı. Kendi kendine, “Galiba bu kadın beni beğeniyor… Kaç kezdir, elini elime değdiriyor. Ben yakışıklı adamım; bende gözü de olabilir. Kocası da yok ya… Bana âşık olmuş da olabilir. Ama bunu nasıl anlayacağım ki… Dur bakalım; bir gün elini sıkacağım, bakalım ne yapıyor?” demeye başladı.

Bir akşam Zeynel Molla yine tayinini almaya gitmişti. Evde fark edilecek kadar bir değişiklik vardı. Kadın yeni elbiselerini giymiş, çocukların saçları taramış, evin her tarafı badana yapılmıştı. Kadın çok neşeli görünüyordu. Bir değişiklik vardı evde, ama Zeynel buna bir anlam veremedi. Boş tabağı uzattı. Gelin hanım dolu tabağı Zeynel Molla’nın eline uzattı. Zeynel Molla tabağı alırken denemek için gelin hanımın elini sıkmaya başladı. Gelin hanım buna bir anlam veremedi ve acı bir tebessümle hocanın arkasından bakmaya başladı. Hoca avludan ayrılırken son kez dönüp gelin hanıma baktı; gelin hanımın yüzündeki öfkeyle dolu tebessüm devam ediyordu. Fakat Zeynel Molla, kadının yüzündeki öfkeli tebessümü okuyamadı. Gelinin tebessümlü son bakışını, onun kendisinden hoşlandığına yorumladı.

Zeynel’in arkadaşları son birkaç haftadır, onda bir sakinlik ve bir düşünceli hal fark etmişler ama buna bir anlam verememişlerdi. Zira eskisi gibi değildi. Onun o eski neşeli hali gitmiş, sürekli bir köşeye çekilip sus-pus oturuyordu. Hatta şakacı kişiliği kaybolmuş, öfke ve gadap hali ona hâkim olmuştu. Meğerse o gece kadının kocası da Beyrut’tan dönüyormuş. Adam şehre gelmiş, şehirden haber gönderip akşama geleceğini bildirmişti. Evdeki hummalı hazırlık Beyrut’tan gelecek misafir içinmiş.

Zeynel Molla o akşam tayini alır almaz, “Bu kadın bana aşık, benim için ölüyor” heyecanıyla hızlı adımlarla Medreseye döndü. İçi içine sığmıyordu. Evin son halinden ve gelecek misafirden habersiz bir şekilde, bir an önce sevgilisine kavuşmak isteyen bir âşık gibi derin hülyalara dalmıştı.  İş son derece ciddi idi.  Hatta gelinin çocuklarıyla yattığı yeri bile tespit etmişti. Hülyalarının sonucunda şu kararı verdi:

“Bir an önce o kadına kavuşmak ve onun gönlünü de hoş etmek gerekiyor. Çünkü geline de yazık oluyor. Hem ben acı çekiyorum hem de gelin. Hele gelinin elini sıkmaya başladığımda bana attığı gülücük onun da benim için yanıp tutuştuğunu göstermiyor mu? Bir an önce acıya dönüşen bu ayrılığa son vermek gerekir. Ne yapıp edip bu gece ona kavuşmalıyım.” Ama nasıl?

Zeynel Molla kararını vermişti vermesine ama evdeki hesap çarşıya uyacak mıydı? Gelinin kocası akşam namazından sonra gelmiş ve evde tam bir bayram havası yaşanıyordu. Beyrut’tan gelen adam hem karısına, hem çocuklarına, hem de anne-babasına güzel ve alımlı hediyeler getirmişti. Bu yüzden her akşamdan farklı olarak o akşam gece yarısına kadar oturup eğlendiler.

Zeynel Molla, gece yarısından sonra gelinin evine gitmeye karar verdi. Fakat sorun yaşamak istemiyordu. Haziran ayının son gecelerinden biriydi. Ekinler hasat edilmiş, saplar harman yerinde dövenleri bekliyordu. Zeynel Molla ay ışığının az olduğu o gecede elbiselerini Medresenin bir kenarına koydu ve kadının evine çıplak olarak gitmeye karar verdi. Yola çıktı. Şeytanın verdiği telkine göre elbiseyle gittiği takdirde sorunlar yaşayabilirdi. Öyle ya… Madem kadın da kendisini bekliyordu, çıplak olarak gitmesi daha mantıklı sayılabilirdi.

Yaz günleri sıcak olduğu için gelin her akşam çocuklarıyla, evin önünde yapılmış olan yüksekçe bir sekide yatıyordu. Fakat bu akşam, çocukların yatağı ayrılmış, karı-koca sekinin farklı bir yerinde yatmaya başlamışlardı. Yani, gelinin her akşamki yatak yeri değişmişti. Elbiselerini medresede bırakıp evin önüne gelen Zeynel farklı bir manzara ile karşılaştı. Çünkü gelinin yatağı eski yerinde değildi. Yatağı aramaya çalışırken, henüz uyanık olan gelinin kocası birden bire ne olduğu belli olmayan bir karaltı ile göz göze geldi. Adam hemen silahına sarılıp havaya ateş ederek “İmdat hırsız vaaaarrrr” diye bağırmaya başladı. Köy halkı silah sesiyle uyandı ve sesin olduğu eve doğru gittiler. Zeynel aksi bir durumla karşılaştığını anlayınca Köyün içine, medreseye doğru değil, harman yerlerine doğru kaçmaya başladı.  Fakat hem adam hem de diğer bazı köylüler onun peşindeydiler. Merak ettikleri şey bu adamın üzerinde elbisenin bulunmamasıydı.

Zeynel Molla köyün dışındaki harmanlara yetişmiş fakat kaçamayacağını anlamıştı. Yakalanacağını anlayınca hemen buğday sapından oluşmuş bir yığının içine daldı. Çıplak gövdesi dizlere kadar sapın içine gömülmüş, ayakları dışarıda kalmıştı. Adamlar ayaklarından tutup çekmeye başladılar. Bir de ne görsünler; karşılarında, her gün evlerinden tayin alan Zeynel Molla… Tüm köylüler oradaydı. Gelinin kocası, “Bu adam çıplak haliyle benim namusuma kast etmiştir; onu öldüreceğim” dedi. Fakat köyün ihtiyar heyeti adama engel oldu ve Zeynel’e bir çarşaf sarıp Seyda’nın gelmesini beklediler.

Seyda, köyde gece yarısı ortaya çıkan hırsız kovalamacasına ilgi göstermedi. Fakat yakalanan şahsın kendi talebesi olduğunu duyunca harman yerine geldi. Bir çarşafa sarılı Zeynel Molla’yı görünce şaşırıp kaldı. Anlatılanlar konuyu şerhe yetmişti. Seyda, Zeynel Molla’nın öldürülmemsini, çünkü ölümü hak edecek bir işlem yapmadığını, ancak bu gece iki kişinin nezaretinde vilayete götürüleceğini ve bir daha kendisiyle karşılaşılmayacağını söyledi. Öyle de yapıldı.

Demek şeytana uşak olmak öyle bir şeydir. Kur’an-ı Kerim, “Ey Âdemoğulları!  Ben size, şeytana tapmayın. Çünkü o sizin en büyük düşmanınızdır, bana kulluk yapın; doğru yol budur, demedim mi? Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı.” (Yasin, 36/60-61.) buyuruyor.


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Şanlıurfa organize sanayi müdürlüğü, yatırım için herşey hazır
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları haber kaynaklarına aittir, hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. © Copyright 2015 Balikligol.com