Şanlıurfa özel şanmed hastanesi, şanmed hastane
Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ

PLATON (EFLATUN) BİR PEYGAMBER OLABİLİR Mİ?


Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ
22 Nisan 2014 Salı 18:55

 Ünlü Yunan Filozofu Sokrat’ın en müstesna öğrencisi olan Platon’un adı İslam literatüründe “EFLATUN” olarak geçer. Biz de bu yazıda Ondan “Eflatun” diye söz edeceğiz.

       Eflatun, Yunan Filozofları içinde Allah’ın varlığını ve birliğini, ahret inancını ve insanlık idealizmini en iyi tasvir eden bir filozoftur. Denilebilir ki, Eflatun, kendisinden önce gelip geçmiş bulunan tüm filozofların düşüncelerini bir tek örnekle sorgulayan ve onları tefekküre sevk eden bir filozoftur. Kuşkusuz Eflatun’un ünlü mağara teorisinden söz ediyorum. Bu teori, kendi hayatının özeti durumundaki idealizm kuramını en iyi ifade eden bir örnektir. Bu kuram, aynı zamanda kendisinden yüzyıllar sonra gelen filozofları da etkilemiştir. Daha açık bir deyimle, mağara teorisi dinlerin de ana temasını oluşturan idealizmin temelini oluşturmuştur.

       Bilindiği gibi felsefe kuramlarında idealizm, var olan her şeyi bir tek düşünceye (varlığa) bağlayan ve Ondan türeten, bu varlık dışında nesnel bir varlığın var olmadığını savunan bir akımdır. Başka bir ifadeyle idealizm, o tek olan düşünceden (varlıktan) bağımsız bir varlığın mevcut sayılamayacağını ve Onun dışında maddi bir gerçekliğin bulunmadığını kabul eden bir akımdır. Bunu ilk olarak ve en güzel bir şekilde dile getiren de Eflatun’dur.

      Eflatun idealizminin ortaya koyduğu ölümsüz ruh (zat) anlayışı, her şeyin üstünde yer alan “iyi ideası” ve maddi dünyanın dışında bulunan bir âlemin var olduğu şeklindeki düşünceleri, semavi (tek tanrılı) dinlerin getirdiği öğretilerle birçok anlamda paralellik arz etmektedir. Eflatun’un bu görüşlerini Onun mağara teorisinden anlamaktayız:

      Eflatun’un ortaya koyduğu benzetmeye göre, ışığa açılan ve uzun bir girişi olan bir yeraltı mağarasının en dibin­de, insanlar çocukluklarından beri, ayakla­rından ve boyunlarından zincire vurulmuş olarak hareketsiz bir şekilde oturmakta ve yalnızca önlerini görebilmektedirler. onla­rın arkasında, yüksekte bir yerde bir ateş yanmakta ve ateşle bu insanlar arasındaki yolda, küçük bir duvar ya da perde bulunmaktadır. Duvar ya da perdenin arkasında ise, konuşarak ya da sessizce, ellerinde türlü türlü araçlar, taştan ya da tahtadan yapılmış insana, hayvana ve daha başka şeylere benzer kuklalar taşıyan insanlar geçmektedir.

       Eflatun’un anlattığına göre, mağaranın en dibinde oturan mahkûmlar, yalnızca, ateşin aydınlığıyla perdeden duvara vuran gölgele­ri görebilmektedirler. Ellerinden, ayakların­dan ve boyunlarından zincire vurulmuş, hiç­bir şekilde kımıldamayan bu mahkûmlar mağaranın duvarındaki gölgeleri, duvara gölgesi vuran nesnelerle karıştırmakta, per­denin arkasından yankılanan seslerin doğrudan doğruya duvardaki gölgelerden geldiği­ne inanmaktadırlar. Eflatrun’a göre bu mahkumların sahip oldukları bilgi, onların gözleriyle ve kulak­larıyla kazandıkları duyusal bilgidir ve bu görsel bilgi duvardaki gölgelerin, yani görü­nüşlerin bilgisidir; gerçek değildir.

       Bu mahkûmlardan biri, zincirlerinden bir şekil­de kurtulup ayağa kalksa ve önce yüzünü, duvarda gölgelerini gördüğü nesnelerin ken­dilerine ve ışık kaynağına çevirse ve o şahıs ni­hayet mağaranın dışına çıksa, onun bu dönüşümü hiç kuşku yok ki çok sancılı ola­caktır. İnsan için yanılgılardan kurtulmak, eski alışkanlıkları terk etmek çok güç oldu­ğundan, o muhtemelen yeni duruma alışa­mayacak ve daha önce görmüş olduğu şey­ler, ona hala gerçek görünmeye devam edebilecektir. Ama eğer mağara dışındaki gerçekliği anlayabilirse filozof dediğimiz kişinin görevini üstlenecek ve diğerlerini de kurtarmaya, uyandırmaya çalışacaktır.

       Dikkat edilecek olursa Eflatun mağaradakilerin bilgilerini gölgelerle ifade ederek onların bilgilerini küçümsemektedir. Bütün hayatını mağarada gölgelere bakarak ve onlarla yetinerek geçiren kişilere sürü gözüyle bakan Eflatun, dışarı çıkmayı başarıp gerçeği görenlere de aydınlanmacı gözüyle bakıyor.

       Acaba bu Anlayışa sahip olan Eflatun bir peygamber olabilir mi?

       Mağara teorisi, Peygamberlerin insanları dalaletten kurtarıp hidayete sevk ettiğini en güzel şekilde dile getiren bir örnektir. Bu örneği okuyan filozoflar, mağaradakileri kurtaran aydınlanmacı şahsın filozof olduğunu savunurlar. Oysa aynı bilgi kaynağına sahip olan ve kendi ruhu karanlıkta olan birisinin, karanlıkta olanları birden bire fark etmesi imkânsızdır. Bunun gerçekleşmesi için, farklı bir bilgi kaynağına sahip olan birisinin diğer insanları kurtarması gerekir.

       Mağara teorisine göre farklı bilgiye sahip olan aydınlanmacı zat, her şeyin yaratıcısının bir tek varlık olduğunu ve bu dünya hayatının fani ve hakikatsiz, gerçek hayatın ise ahret hayatı olduğunu ve orada gerçeğin herkes tarafından anlaşılacağını kabul eden bir şahsiyet olmalıdır.

       Başka bir deyimle: Mağaranın içi bu dünya hayatıdır. Burada söz konusu olan bilgi tarzı da gerçek değildir. İnsanlar, egoizm, bencillik, hırs, intikam, şahsi menfaat,  kin ve haset gibi bir sürü kayıtlarla (zincirlerle) mukayyettir. Bu kayıtlar (zincirler) insanın gerçekleri görmesine engel teşkil etmektedirler. Mağaradakilerin bu zincirlerden kurtulup hakikati görebilmelerinin tek şartı da bu kayıtlardan kurtulmaktır.

       Kur’an-i Kerim şöyle der: “…Nefse ve ona bir takım kabiliyetler verip de iyilikler ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere boğan da ziyan etmiştir.” (şems,91.7.8.9.10).  Nefsi kötülüklerden kurtarmak aydınlanmanın en temel özelliğidir. Kuşkusuz insanlar tek başlarına bu aydınlık yola çıkamazlar. Çünkü onların bilgileri sınırlıdır. Bu yüzden Allah farklı bilgiye (vahye) sahip olan peygamberleri göndermiş ve bu peygamberler, insanları her türlü kayıtlardan kurtarıp onları özgürlüklerine kavuşturuyorlar. Kur’an şöyle der: “O peygamberleri emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahiy ettik. Onlar daima bize ibadet eden kimselerdi.” (Enbiya, 21/73)

     Anlaşılıyor ki, mutlak doğruyu pürüzsüz bir şekilde görmenin ve o ışıkla hem kendisini hem de başkasını kurtarmanın tek yolu mutlak doğrunun kaynağı olan bilgiye ulaşmaktır. Enam Suresinde peygamberlerin görevleri şöyle anlatılır:  “…İşte o peygamberler, onlara iyiliği emreder, onları kötülüklerden meneder; onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılarlar. Onların ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirirler. O peygamberlere inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen ışığa (Nura) uyanlar var ya; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Araf, 7/157).

       Bu ayet, adeta mağaradakilerin zincirli hayatlarını veve onları kurtaran arkadaşlarının hallerini tasvir ediyor. Şöyle ki;  Gölgeleri hakikat zanneden zavallılar aydınlanmacı olan bir arkadaşları tarafından kurtarılmışlardır. Aynı şekilde gerçek hayatı bu dünyadan ibaret kabul eden, ölümün bir son olduğunu savunup insanlığı ebedi bir idama mahkûm edenler, Allah tarafından insanalara bir nurla gönderilen ve kendilerinden olan peygamberler tarafından kurtarılmaktadırlar. Bu açıdan Eflatun’un filozof bir peygamber olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü dünya mağarasında yaşayan zavallıları uayaran bir kişiliğe sahiptir.


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Şanlıurfa organize sanayi müdürlüğü, yatırım için herşey hazır
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları haber kaynaklarına aittir, hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. © Copyright 2015 Balikligol.com