Şanlıurfa özel şanmed hastanesi, şanmed hastane
Ahmet Davut MİLASLI

İSTİKBAL İSLAM’INDIR…


Ahmet Davut MİLASLI
20 Eylül 2013 Cuma 11:27

 

 

Bu söz, 1911 yılında Şam-Emevi Camisinde Bediüzzaman tarafından okunan Huteb-i Şamiye’nin özünü oluşturuyor. Üstad Bediüzzaman bu hutbede hem iman ve İslam esaslarını özetlemiş, hem İslam dünyasının sosyal hayatta karşılaştığı problemlerin çözümüne dair temel prensipler sunmuş, hepsinden önemlisi de ümmete büyük ümitler vermiştir. Hatta ümit, Hutbe-i Şamiye’nin özünü oluşturuyor.

Bediüzzaman o hutbenin başında şöyle diyor: “Ye’sin burnunun rağmına olarak ben dünyaya işittirecek derecede kanaat-i kat’iyemle derim: İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacak. Öyleyse, şimdiki kader-i İlâhî ve kısmetimize razı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbal, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş.” (Hutbe-i Şamiye)

Üstad, İslam topraklarının parçalanma planlarının yapıldığı bir zamanda (1911’de), birinci dünya savaşından hemen önce bu hutbeyi okuyor. Müslümanların en büyük güçlerinin, Batılıların da en büyük korkularının, İslam gerçeği (Hakikat-ı İslamiyye) olduğunu Hutbede vurguluyor. Hutbe-i Şamiye’den yüz yıl sonra bugün dünyaya dikkatle baktığımız zaman son birkaç yılın, Batılıların ayakta kalma ve eski imtiyazlı konumlarını koruma çabalarıyla geçtiğini göreceğiz. Tabi, onlar alışık oldukları imtiyazlı konumlarını korumaya çalışırken İslam dünyasında da tehcir ve katliamlar yaşanmaktadır. İster istemez bu durum bütün Müslümanları kaygılandırıyor. Ve herkes, “İslam’ın fecr-i sadığının yakınlaştığını beklerken bu ezalar, bu musibetler ve bu katliamlar da neyin nesi?” demeye başlıyor. Ama kader-i İlahinin de bir planlaması vardır.

Bütün geleceklerini Müslümanların cahillikleri üzerine ve elinden ekmeği alındığı halde ses çıkarmazlığı üzerine kuran Batılılar,  Müslümanların artık bu kısmetlerine rıza göstermeyeceklerini ve servetlerini gasp edenlerden hesap soracaklarını biliyorlar. Onların filozoflarından birisi, ”21. yüzyıl bir medeniyetler çatışması yüzyılı olacaktır” demişti. Ancak medeniyetler savaşında hangi medeniyetin kaybedeceği hususu da bir dipnot olarak belirtilmişti. Bu notta, “Toparlanma sürecinde olan Doğu’nun medeniyet tasavvuru Batı’dan hesap soramaya başlayacaktır. Dolayısıyla Batı, elinde tuttuğu birçok şeyi kaybedebilir.” deniliyordu. İşte 15-20 yıldır Batılıların gösterdikleri tedirginlik bu yüzdendir.

Batılılar bu kötü rüyayı görmemek için eski haçlı refleksiyle hareket etmeyi planlayarak önce sudan bahanelerle İslam topraklarını işgale başladılar. Afganistan, Irak, Libya derken, bu işin böyle sürüp gitmeyeceğini kavradılar. Çünkü işgal ettikleri topraklarda yaşayan insanlar yüz yıl önceki insanlar değildi. Atık İslam topraklarında kafası çalışan, vatanı için ölmeyi hafife alan ve Batılıları düşman kabul eden bir nesil vardı. Öyleyse ne yapabilirlerdi? Bir tek çareleri kalmıştı; Müslümanlar arasındaki mezhebî taassupları kaşındırarak İslam topraklarında savaş çıkarmak… Bunu başardılar.

Bugün Suriye’de devam eden savaş bir Sünnî çoğunlukla Nusayrî azınlığın savaşıdır. Türkiye’de ve diğer İslam ülkelerinde bu savaşa taraftar olanlara baktığımız zaman aynı fotoğrafı her yerde görebiliyoruz. Türkiye’deki Nusayriler, hatta Aleviler bu savaşta Suriye rejiminin yanında yer alırken Sünniler de muhaliflerin yanında yer alıyorlar. Hatta bugün baktığımız zaman, on yıl boyunca İran’ı Batı’nın saldırılarından korumaya çalışan Türkiye’nin en büyük hasmı İran olmuştur.  Hatta İran, bütün uluslararası arenada Türkiye’nin aleyhinde çalışan ve Türkiye’nin istikrarını bozmak için çaba sarf eden bir devlet haline gelmiştir. Bunu anlamak zor değildir. Zira İran’ın İslam’dan kastettiği şey, Nusayrilik, Dürzîlik, Alevilik, kısacası Şiilik merkezli bir İslam’dır. Eğer Şii kökenli olan insanlar mülhit, inkârcı ve B’aasçı bile olsalar İran onların yanında yer alır. Bu yüzden İran, 1980’lerde Hama’da öldürülen 50 bin Müslüman için ne Hafız Esed’i kınadı, ne de öldürülen 110 bin Müslüman için oğul Beşşar’ı kınadı. Bugün Türkiye Suriye’deki Nusayrî rejiminin yanında yer almadığından, İran’ın düşman gördüğü bir devlet haline gelmiştir.

Ama herkesin bir hesabı olduğu gibi Kader-i İlahinin de bir hesabı vardır. Hatta Kader-i İlahinin hesabının dışında kalan hiçbir hesap tutmayacaktır. Artık şapka düşmüş kel görünmüştür. Eskiden olduğu gibi, zındık bir İslam düşmanı olduğu halde kimse kendisini İslamcı yahut şeriatçı gösteremez. İnternet sitelerinde Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Aişe-i Sıddıka’ya küfredip sonra da İslam’cı olduklarını ve  “Takrib” sempozyumlarını düzenleyerek Şia ile Ehl-i Sünneti birbirine yakınlaştırmak istediklerini iddia edemezler. Çünkü maskeler düşmeye başladı. Suriye savaşı, birçok bilinmeyeni şerh etti. İstikbalin gerçekten İslam’a ve Kur’an’a ait olacağını gösteren emareler görünmeye başladı. Durum ne kadar kötü olursa olsun, kimsenin ümitsizliğe kapılmaması gerekir. Ve’s-Selaâm…


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Şanlıurfa organize sanayi müdürlüğü, yatırım için herşey hazır
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları haber kaynaklarına aittir, hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. © Copyright 2015 Balikligol.com