Şanlıurfa özel şanmed hastanesi, şanmed hastane

Ana Sayfa Zevkle Okuyacağınız bir analiz...

Zevkle Okuyacağınız bir analiz...

Giriş Tarihi: 22 Aralık 2010 Çarşamba 12:50
Zevkle Okuyacağınız bir analiz...

Mes’elelerin künhüne vâkıf olmadan, ne halledilebilir?

 

Zevkle okuyacağınız bir analiz...

 

secakirgil@yahoo.com

NOT: Önce, 17 Aralık günü yayınlanan (önceki) yazım üzerine gönderilen pek çok mesaj ve yazılan yorumlar üzerine, 18 Aralık 2010 günü, Nasıla değil, ’niçine dikkat etmedikçe...’  başlığı altında, o konuda yaptığım son bir açıklamayı, o yazının tamamlayıcısı bir son bölümü olarak burada tekrarlamak istiyorum: 

’1- Hz. Huseyn, Hakk bildiği yolda tek başına da kalsa mücadele etmenin sembolüdür. Onun qıyâmı, sadece akıl işi değil, aşk işidir. O aşk yüzünden, Nebevî çizginin korunması için kendisini fedâ etmekten başka bir yol bulamamıştır. Sadece akıl yoluyla hareket etseydi, o da bahaneler üretebilirdi. O bize, müslümanın firavunluklar karşısında baş eğmemesi, mavivanın kölesi olmaması gerektiğini ve bunun ne çetin bedeller istediğini fiilen göstermiştir. Onun dâvası, saltanat ve riyaset olsaydı, o kadar muazzam bir güce karşı, o kadar küçük bir maddî güçle karşı çıkması akıl işi sayılmazdı.

2- Ona, Gitme.. diyenler olmuştur elbette, maddî güç dengesizliğini hatırlatarak.. Ama, onların çoğu zulmün hakimiyetine teslim olmuşlardı ve Hz. Huseynden de onu istiyorlardı.

3- Kerbeladaki zulmün büyüklüğü, Peygamber torununun katledilmesinden değil, PEYGAMBER TORUNUNUN BİLE, -Hz. Peygamberin rıhletinden 50 sene sonra-katledilmesinden de gelir.  Kerbela Faciası, Nebevî çizgiyi silmek ve saltanatı, zorbalığı yeniden bütünüyle tesis edebilmek isteyenlerin nasıl bir gözükaralılık içinde bulunduğunu da gösterir.

4- ’Kerbela ve öncesinde neler ve nasıl olmuştura takılıp kalmak, hakikatin özünü kavramayı zorlaştırabilir. Onun için niçinin kavranılması gerektiğine vurgu yapılmıştır. Hz. Huseynin qıyâmı, Resul-i Ekrem (S)in mesajının canlı tefsiri mahiyetindedir.

Bu satırların sahibi, İslam tarihinde, Resul-i Ekrem (S)den sonra ortaya çıkan ihtilaflarda Hz. Ali ve Hz. Huseyn çizgisinin haklı olduğuna inanan bir kimsedir ve kendisini de -tarih içindeki gruplaşmalardan bağımsız olarak-  sadece bir müslüman diye niteler.

5- Pakistan ve Irakda sadece şiîler ve mescidleri bombalanıyor demek, sadece sünnî mescidlerinin bombalanışını görmek  kadar tarafgirânedir. Kaldı ki, hele de mescidin şiîsi- sünnîsi olmaz..

Kalb körlüğü, her kimde olursa olsun, körlüktür. O körlük, kendisi gibi inanmayanı yok etmeyi de mazur gösterir..’

***

Ve gelelim, bizi de yakından ilgilendiren günlük konulara kuşbakışı bir atf-ı nazar eylemeye..

Biat kültürüne de taş çıkartan bir ’biat zorbalığı’..

Önce, konuyla ilgisiz gibi gözüken ve ama, mes’elenin özünü teşkil eden bir konuya değinelim..

 Biat / Bey’at..

Bey’at, hükûmet ve hâkimiyet organizasyonunun bulunduğu ve hattâ bu organizasyonların bulunmadığı aşiret ve kabile tarzı yaşayışın hâkim olduğu her toplumda bile, Yöneten(ler)’ ile ’Yönetilen(ler)’ arasında gerçekleşen alenî/ şeklî veya varolduğu kabul edilen  fiilî/ zımnî bir itaat andlaşması (yeminleşmesi) veya anlaşmasıdır..

Tebâ’, tâbiyet gibi kelimeler de aynı kökten gelir.. Ve bugün daha çok uyruk olarak kullanılan kelimenin yerine, pasaport veya diğer huviyet /kimlik belgelerinde, ’tabiyeti’ hânesinde, hangi ülkenin ve hangi rejimin bağlısı, hangi rejimin tebâı, tâbi’i, bey’atlisi olduğunu gösteren bir ifade olarak hâlâ da kullanılır..

Bütün bunlar, isteyerek veya istemeyerek, bey’at edildiğini gösterir.. Yani,  bey’at’te daima gönül rızasıyla, mutlaka hür iradeyle bir kabullenme sözkonusu değildir.. Bazen zorla veya insanların ızdırar halinden, başka bir tercihte bulunmalarının çok çetin olduğu durumlardan faydalanarak da bey’at’in sağlandığı durumlar olmuştur..

Nitekim, öyle sultanlar, liderler, şefler olmuştur ki, sırf sahib olduğu ’zer  ve zor’ (altın ve kaba kuvvet) gücüyle insanları, toplumları kendi iradesi önünde eğilmeye mecbur etmiş, onlardan bu yolla da bey’at almıştır..

*

Bizim tarih ve kültürümüzde bey’at denilince akla ilk gelen örneklerden birisi de ’Aqabe Bey’ati’dir..

Bu, Mekke’de artık, müşriklerin baskıları karşısında barınmakta zorlanan Resul-i Ekrem (S)’in, Hicret etmek fikrini geliştirmek üzere;  Yesrib’de (daha sonraların Medine-t-un’Nebî’sinde) yaşayan ve ilahî vahy’in mesajıyla daha önceden tanışan Yesrib’li ilk müslümanlarla Mekke - Medine yolu üzerinde, Mekke’ye yakın ve Aqabe denilen yerde gizlice buluşup bey’atleşmeleri olup; onların Resul -i Ekrem (S)’e tâbi olacakları ve O’nu, ’kendi ailelerini, çocuklarını nasıl korurlarsa öylece koruyacaklarına dair söz vermeleri’ şeklinde gelişen bir ahidleşmedir.

Daha sonraki örneklerde de, hem Resul-i Ekrem (S)’in hükmettiği dönemde ve hem de Hulefâ’y-ı Râşidîyn  döneminde, bu bey’atleşme geleneği devam etmiştir. Hattâ, bazen küllî itaat bey’atinden ayrı olarak istisnaî durumlarda da bey’atleşmeler olmuştur. Nitekim, müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında  Hudeybiye Muahedesi ile sonuçlanan sefer öncesinde, Hz. Peygamber (S), kendisiyle birlikte hareket edenlerden, ’gerekirse, savaşmak üzere’  bey’at almış ve amma sonra barış yapılması durumu ortaya çıktığında, bunun yapılan bey’ate aykırı olduğu ileri sürülünce..  Hz. Peygamber (S)’in, ’sizinle barış üzerine bey’atleşseydim, o bey’atle savaş yapamazdım; ama, barıştan daha ağır bir durum olan savaş için yapılmış bir bey’atle, barış yapabilirim..’  meâlindeki bir izahıyla itirazcılar iknâ olunmuştur..

Evet, ’Yöneten’ durumunda olanlar, ’Yönetilenler’den yönetici gücün emirlerine riayet ve itaat edeceklerine ’bey’at’  alırlar.. Bunun adı, çeşitli dillerde başka başka olsa bile, özü itibariyle hepsi de bey’at’tirler..

Yani, yönetim hakk ve yetkisinin hukukî kaynağı, bu..

Daha sonraki asırlar içinde de, aslî çizgisinden epeyce uzaklaştırılmış olsa bile, şeklen veya zımnen bey’at vardır..

Nitekim, Sultanların, Meliklerin, Kralların, Şahların, Padişahların da etrafındaki ulemâ’dan, umerâdan, ruesâdan, halkın önde gelen isimlerinden ve nihayet onlar aracalığıyla veya zımnen bütün bir halktan bey’at aldıkları kabul edilmiştir.. Cumhuriyet adını alan rejimlerde de, hattâ nice diktatör kişiler bile, halkın kendilerine itaat ettiğini temel almışlar ve her türlü sindirme metodundan ayrı olarak, zoraki, jandarma dipçiğiyle büyük nümayişler yaptırmışlardır.

*

Bu hatırlayışlardan sonra Osmanlı saltanatı sonrasında Cumhûriyet adına kurulan ve özü itibariyle bir saltanattan farksız olan ve hattâ daha katı bir bey’at anlayışıyla, toplumu 90 yılı aşkın bir süredir adeta esir almış ve bey’ate zorlamış olan kemalist-laik ideolojiye ve onun anaç partisi olan Cumhûriyet Halk Fırkası / Partisi’ne geçebiliriz..

*

Öyle bir bey’at alış ki, geçmişin fir’avnî zorbalıklarına taş çıkartmış olmalıdır..

Her sabah, milyonlarca çocuk, okullarda derslerine başlarken, ’Ey bize bugünleri sağlayan büyük Atatürk..’ diye yüceltilerek and içirilmekte ve 70 küsur yıl öncelerde ölmüş birisi hakkında,  kişiye tapınma merasimini icra etmeye zorlanmakta, türkçe konuşmaktan başka, hangi kavimden oldukları konusunda objektif - kesin bilgi ve belgelere sahib olunmayan onmilyonlarca çocuğa, ’kendi varlıklarının türk varlığına armağan olması’,  söyletilerek, ideolojik faşizmin en katı örneği sergilenmektedir..

Aynı şekilde, millet, kendi vekillerini , temsilcilerini seçiyor, Meclis’e gidiyor, ama, onlar daha işini başında, ’Atatürk ve ilke ve devrimlerine bağlı kalacakları’na dair yemin etmek zorunda bırakılıyorlar. Üniversitelerde milyonlar mezun olurken, aynı ilke ve devrimlerine bağılı kalacaklarına dair, yemin etmeden diplomalarını alamıyorlar, (inkılab veya inqılab değil)inkilap tarihi’ dersleri ise, üzerinde en fazla durulan dersler olarak  okutulmakta, işlenmektedir.. Yani, tam bir bey’at nesli..

Mahkemeler o ilke ve devrimleri esas alıyor, zâten mahkeme heyetlerinin arkasında onun kabartma büstü..

Her yerde, her şehirde, bütün ana caddeler, bütün resmî ve hattâ özel mekanlar, binalar, kurumlar, onun adına veya unnvanlarına göre isimlendirilir.. 

Ordunun nasıl, ’kişiye tapan’ bir kurum haline getirildiğinin hikayesini ise, ayrıca belirtmeye bile gerek yok..

Bu ilke ve devrimlerin korunması için çıkarılan devrim kanunları denilen kanunlara, insan haklarına aykırı olduğuna dair itirazlar yapılamıyacağı, Anayasa’daki bir madde ile hükme bağlanmış bulunuyor..

Yani, bu sefil anlayışa göre, hukukun kaynağı, insan’ın insan olmasından kaynaklanmıyor; M. Kemal rejiminin lûtfu olarak ve ancak ona bey’at edilirse bu haklardan istifade hakkının olabileceği resmî ideolojinin diktesi olarak karşımızda..

Bey’atleşmenin, bey’at kültürüyle, bir esir topluma dönüştürülmek istenmesinin daniskası sergilenecek ve sonra da müslüman bir halkın inanç ve kültürü, bey’at geleneğinden gelme diye aşağılanacak..

Ve şimdi de, Kılıçdaroğlu, milletimizi yeni bir umut gibi, aynı bey’atlere çağırıyor!

*

’Pek rengine aldanma, felek eski felektir..’

CHP,  İttihad- Terakkî Cemiyeti’nin devamı olan bir siyasî teşekkül..

İttihad ve Terakkî Cemiyeti  ise, zâten uzun zamandır hasta olan Osmanlı rejimini, uluslararası entrikalarla bilerek veya bilmeyerek işbirliğ iyaparak mezara koyan bir hareket..

Cumhuriyet Halk Fırkası’nı (partisini) kuran ekip, İttihadçı’ların (B takımı) durumunda idi.. M. Kemal de o (B) takımından idi.. (Enver, Tal’at ve Cemal Paşa’lar ise, A takımından idiler..) Onun İttihadçı olmadığını ileri sürenler, 1909’da onun, -bir subay olduğu halde, savaş için bulunduğu (bugün Libya’da olan)-  Derne’den, cebheyi bırakıp, İttihad-Terakkî Cemiyeti’nin Selanik’te yapılan kongresine ’Derne delegesi’ olarak katıldığını izaha yaklaşmazlar bile.. 

Birinci Dünya Savaşı Osmanlı’nın da bulunduğu tarafın ağır yenilgisiyle noktalanınca.. İttihadçı’ların (A)  takımında olanlar sorumluluktan kurtulmak için, sağa sola kaçtılar.. Ancak, geride kalan İttihadçı’larla ve bu arada M. Kemal’le de irtibatlarını sürdürenler oldu.. Nitekim, Tal’at Paşa ile M. Kemal arasındaki irtibatı Tal’at Paşa’nın öldürülmesine kadar sürdü.. M. Kemal’in, ordu içindeki etki ve otoritesinden asıl çekindiği Enver Paşa ise, Anadolu’ya gelmek istediğinde, M. Kemal ona izin vermedi..

Tal’at Paşa da Berlin’e kaçtı ve orada, 15 Mart 1921’de Salomon Teilirian isimli bir ermeni nasyonalisti tarafından öldürüldü.. Cemal Paşa da Tiflis’e kaçtı ve orada 21 Temmuz-1922’de, Karakin Lalayan ve Sergo Vartanyan isimli iki ermeni nasyonalisti tarafından öldürüldü.. (Ki, Cemal Paşa’nın torunu -gazeteci- Hasan Cemal, iki sene kadar önce Erivan’a gittiğinde, dedesini öldüren ermeninin torunuyla tanıştığını; onunla, 90 yıl öncelerdeki kaatil ve maktul kişilerin torunları olarak, biraz tuhaf duygularla, barış içinde içki içtiklerinin hikayesini yazmıştı..)

Enver Paşa ise, önce kaçtığı Moskova’dan gizlice ayrılarak, Sovyet bolşevik / komünist rejimine karşı ayaklanma halinde bulunan  müslüman halkların arasına Türkistan’a gitti ve bugün Tacikistan olarak anılan bölgede,  bir savaş ânında can verdi, 4 Ağustos 1922’de..

(Enver’in ordu içindeki etkisi o kadar derin idi ki,  sayıları 100 bin’i geçen bir ordunun Sarıkamış’ı rus ordusundan geri alabilmek için, ağır kış şartlarına rağmen, Allahuekber Dağları’ndan geçirilmek istenmesi üzerine soğuktan donduğu Sarıkamış Faciası, 1915’in başında cereyan ettiği halde, bu facia, halktan yıllarca gizlenmiş ve ancak, 1922 başında, yani üzerinden 7 sene kadar bir süre geçtikten sonra, sırf Enver’in etkisini kırmak için, onun stratejik ve taktik bir hatası olarak duyurulmuştu kamuoyuna, M. Kemal tarafından..) 

*

Anadolu’da, her yerde, müslüman halk tarafından, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyetleri kuruluyordu.. Müdafaa-i Hukuk, yani, hakların savunulması..

Bu cemiyet, kendisine (türk-kürd, arab, laz, gürcü, vs. gibi) herhangi bir kavmin adını almıyor; faaliyet alanı olarak, Anadolu ve Rûmeli olarak iki coğrafya gösteriliyordu.. Bu cemiyetin hedefi de, nizamnâmesinin birinci maddesinde de, ’Ahali-y-i İslam’a yapılan mezâlime son vermek’  olarak gösteriliyordu..

Ve M. Kemal, Sultan Vahdeddin tarafından, ’Paşa, istersen vatanı kurtarabilirsin..’  diyerek ve emrine dünya kadar maddî imkanlar verdirerek Samsun’a gönderildiğinde..  (Ki, Garb Cebhesi’nin ilk komutanı Ali Fuâd (Cebesoy) Paşa, Osmanlı’nın o dönemdeki Dâhiliye Nâzırı olan dayısı Mehmed Ali Bey’in M. Kemal’e, Samsun’a hareketinden önce, Galata Köprüsü üzerinde işgalci ingilizlerden gizlice, 2500 altın verdirdiğini yazar hâtırâtında..)

O zaman Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri M. Kemal’e hizmet ve imkan sunacak örgütler olarak hazır durumdaydı.. Ve onun ismi de, henüz yıpranmamıştı..

M. Kemal, daha sonra İstiklal, Kurtuluş Savaşı veya Millî Mücadele gibi yaldızlı isimlerle anılan ve Batı Anadolu’daki Yunan işgaline karşı verilen Yunan Savaşı biter bitmez, saltanat’ı kendi namına fiilî bir saltanat kurmak için bertaraf ediyor, Hılafet’i daha bir kuşa çeviriyor ve Lozan Andlaşması’nın alel-acele imzalanmasını sağlıyor ve kendisine karşı çıkanları, Lozan Andlaşması’nı Meclis’e, ’İhtimal ki bazı kelleler koparılacaktır..’ şeklindeki ’vecîz’ (!) ifadeyle sindirerek kabul ettiriyor ve üç ay kadar sonra da, yeni rejimin adının Cumhuriyet olduğunu ilan ettiriyordu. 

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri de, Cumhuriyet Halk Fırkası şeklinde yeni rejimin içinde siyasî bir yapıya dönüşüyordu.. (Hindistan müslümanlarının Anadolu müslümanlarının mücadelelerine  yardım olarak gönderdiği büyük maddî yardımları ise, M. Kemal kendi öz hesabında tutarak, daha sonra İş Bankası’nın kuruluşunda yüzde 38’lik hisseyle öz sermaye diye kullanacak ve bunları da vasiyetinde,  CHF /CHP’ye mîras olarak bırakacaktı. Onun da yüzde 10’unun gelirleri Türk Dil ve Tarih Kurumları’na verilmesi şartıyla.. Hind müslümanlarının o paraları, haram maksadlar için, hâlen de bu laik kuruluş ve emellerin kursaklarına indirilmektedir..) 

Ve Mustafa Kemal, etrafında, İsmet ve Fevzî Paşa dışında kimseyi bırakmıyor, Kâzım Karabekir Paşa ve Raûf (Orbay) Bey gibi isimler başta olmak üzere, bütün seçkin kumandanları, kendisine bey’at etmedikleri için, bertaraf ediyordu.. (Ali Fuâd (Cebesoy) Paşa da başlangıçta uzaklaştırılanlar arasındaydı, ama sonra, bey’at edince, meb’us / m. vekili bile yapılmıştı..)

Ve dünün İttihadçılarının (B takımı), şimdi (A takımı) oluyor; dünkü ’A takımı’ ve uzantıları bertaraf ediliyordu, sür’atle.. Yeni ’A takımı’na bey’at edenler ise, yerlerini koruyorlardı.. İttihad- Terakkî’nin İzmir Şube Başkanı Mahmûd Celâl (Bayar) Bey, bu tiplere en ilginç örneklerdendir..

CHP, başlangıçtan itibaren devlet partisi idi,  ve 1923-50 arası tam bir 1. ve 2. şeflerin diktası altında hükmetmişti, ülkeye ve halkımıza ve en akıl almaz zulümlerle..

1950-60 arasında ise, İttihadçı’ların eski seçkin isimlerinden Celâl Bayar, 3. C. Başkanı olarak nöbet yerine geliyor ve ’M. Kemal’i sevmenin ibadet olduğunu’ söyleyebilecek kadar bir ’kişiye / lidere tapma’ hastalığını alenîleştiriyordu..

Daha sonraki dönemlerde ise, CHP’nin, devlet partisi özelliği biraz solup sararmış olsa bile, en azından ’derin devlet partisi’ olma özelliğini hep korudu.. Bu arada elbette hayattan çekilen liderlerin yerine Ecevit, Erdal İnönü ve Baykal gibi eski B ve C takımlarının isimleri ’A takımı’ rolünde sahnedeki yerlerini alıyorlardı.. 

Bunların en son örneği Baykal idi. Kılıçdaroğlu ise, ’asla lider olamıyacağını, hep ikinci- üçüncü kişi olarak siyaset yapabileceğini’ açıkça söylemekten çekinmiyordu..

Ama, Baykal’ın siyaset sahnesinden utanç verici bir şekilde ayrılmak zorunda kalmasından sonra, kendisini yeni ’A takımı’nın perde gerisindeki lideri gibi gören Genel Sekreter Önder Sav, Kılıçdaroğlu’nu beklenmiyen şekilde ve kolayca yeni lider olarak sahneye çıkarıyordu..

Ama, o ’B veya C takımı’nın mutevazî’ ismi Kemal Kılıçdaroğlu zâhiren A takımının lider ismi olarak sahneye çıkarılışı üzerinden henüz 6 ay bile geçmeden, İttihadçı’ların eski tasfiye geleneklerini devam ettirdi ve dün, kendilerini ’A Takımı’ olarak gören herkesi bir hamlede safdışı ediverdi..

Ve etrafına, kendisine kayıdsız-şartsız bey’at edecek isimleri toplayıverdi, tıpkı ilk Kemal gibi..

Yarınlarda da bir başkaları, Kılıçdaroğlu’nun hiç ummadığı nice yakınları, kendisini aynı İttihadçı metodla safdışı ederse, hiç şaşmamalıdır..

*

Bütün bunları yeniden hatırlamak niye mi?

CHP’nin son kurultayında, Kılıçdaroğlu’nun yaptığı konuşmada, Lozan’ı tapu senedi olarak göstermesinden ve partisine gönül verenleri emperyalizmin dayatmalarına bey’ate açıkça çağırmasından dolayı...

Halbuki, bu zamana kadar, hele de son 40 yılın siyasetçilerinin dışsiyaset düzenlemeleri için de değil, bilhassa halka yönelik siyasî nutuklarda Lozan vurgusu yaptıkları rastlanan bir durum değildi..

Sadece, Ahmed Necdet Sezer, Lozan’ın 80. yıldönümünde, 2003 yılında, C. Başkanı sıfatıyla yayınladığı bildiride, ’Laikliğin Lozan Andlaşması’nın kazanımı olduğunu’  vurgulamıştı..

Şimdi de, Kılıçdaroğlu aynı noktayı bir daha vurguluyor, ’Atatürk’e ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesine sahib çıkmanın en etkili ve gerçekçi yolu Lozan’a sahib çıkmaktır.’ diyordu.

Bu çok basit bir vurgulama olarak görülmemelidir..

Kılıçdaroğlu konuşmasında, ’Bizim ciddî sorunlarımızdan birisi de Doğu Mes’elesi.. (…) Bu konuda en tutarlı parti CHP’dir. Baştan beri raporu yazdık, yeniliyoruz. Toplumsal uzlaşmayla bu sorunu çözeceğiz. Çözümün başında Lozan var. Bu bizim çözüm senedimiz. Senedimiz başımızın üstünde, gözümüzün önünde duruyor.’  diyor ve şöyle devam ediyordu:

Çünkü CHP Müdafaa-i Hukuk demektir, çünkü CHP Anafartalardır, Conk Bayırıdır İzmirde Hasan Tahsin, Lozanda İnönüdür. Erzurumda Nene Hatun, Kahramanmaraşta Sütçü İmam’dır. (…) CHP değişimci ve devrimcidir. Değişimi ve devrimi sonuna kadar götüreceğiz. Türkiyeyi yeniden inşa edeceğiz. (…) Korku imparatorluğu değil, sevgiyi egemen kılacağız.(...)’

Evet, Kılıçdaroğlu, coşmuştu, bir şeyler söylüyordu.. Siyasetçidir, ma’zur görülebilir.. Ama, âlemi kör zannetmemesi şartıyla..  Miletimize asıl korku imparatorluğunu yaşatan kadro, sanki, İttihadçılar ve onun uzantısı olan kemalist-laik fiilî saltanat sahibleri değilmiş ve bir ’kişiye tapma’ hecmesiyle birlikte yaşatan bir geleneğin partisi ve kadroları başkaları imiş gibi.. Böyleyken, bu iyiniyet manzûmelerine kapılan olacak mı?

Kısaca belirtelim ki, Lozan Andlaşması, emperyalist güçlerin dayatması idi.. O günkü şartlarda mecburen kabul edilmiş olsa bile, bugün hele de dışsiyasetin belirlenmesinde sorumluluğu bile olmayan bir muhalefet liderinin, Lozan’ı temel olarak vurgulamasının altında bir şeyler aranması yanlış mı olur?

Bu emperyalist güç odaklarına selâm çakma hareketi değil midir?

Hele de, müslüman coğrafyalarda ’müslüman halkların birlik arzularının daha bir yükseldiği’ne dair korkuların emperyalist dünyanın medyasında, ’Yeni Osmanlılık’  vs. isimler altında anlatılmasına verilmiş bir karşılık değil mi, Kılıçdaroğlunun sözleri..

*

Ecevit’in hayalciliği şairliğine verilebiliyordu, Kılıçdaroğlunun ki, ham-hayale bile verilecek gibi değil..

Mes’elemiz burada Kılıçdaroğlu veya başka bir siyasetçinin günlük siyasî yaklaşımlarına değinmek değil..

Nihayet diyebiliriz ki, Ecevit, hayallerini dile getirirdi, ama onların hemen hiçbir karşılığı olmazdı, genelde.. Ve bu durum, onun şairliğine verilirdi..

Bu kişi ise, şair de değil.. Ham-hayallerin arkasından gittiği rahatlıkla söylenebilir..

Ama, bizim üzerinde asıl durmamız gereken husus herhalde şu olmalıdır:

Evet, bu kişi, müslüman halkımızı, tekrar emperyalistlerin zorla dayattığı Lozan’a ve Lozan’la gelen laikliğe ve Atatürk ilke ve devrimlerine bey’ate, itaate çağrıyor.. Hele, Doğu Mes’elesi olarak ele aldığı konuda CHP’nin 15-20 yıl öncelerde hazırlanan raporunun arkasında olduğunu söylemesi ve o konuya bile Lozan Andlaşması’nı temel olarak görmesi komikliğin ötesinde, en hafif tabiriyle bir bilgisizliktir..

Çünkü, Kılıçdaroğlu, şimdi, Doğu Mes’elesi dediği konuya, müslüman halkımızın aklının ve gönlünün isteğine göre değil, emperyalistlerin dayatması olan Lozan’a göre bir çözüm aranacağını hissettirmiş bulunuyor.. Bu konular,  ’Rojin de bizim, Agop da bizim;  Fırat’ın doğusu da bizim, Batısı da..’ demekle geçiştirilemiyecek kadar ve de Kılıçdaroğlu’nun, ekonomik kaynakları bulacağını zannederek, ’Benim adım Kemal, ben yaparım, ben bulurum..’ diye, ham-hayallerini yansıttığı tutarsız cümleleriyle geçiştirilemiyecek kadar ağırlıklı ve çetin konulardır.

Bilinmelidir ki, Lozan’da, evet, laiklik dayatılmış, emperyalist odaklara sözler verilmiştir ve geleceğin Türkiye rejiminin müslüman halk üzerinde laiklik dayatmasının ötesinde, diğer ilke ve devrimlerin genel hatlarının belirlendiği de anlaşılıyor..

Bunlardan ayrı olarak, Lozan’da, Türkiye’de yaşayan gayri-muslim tebâ’  üzerinde uygulanacak hukuk sisteminin genel çerçevesi de belirlenmiştir.. Amma, müslüman halk üzerinde, laiklik ve onu  koruyacak düzenlemeler dışında bir temel dayatma getirilmemiştir.. Müslüman coğrafyalarında müslüman halklar, elbette bir ortak resmî dil etrafında, ama kendi ana dilleriyle asırlarca bir arada, ve bu açıdan herhangi bir problemle karşılaşmaksızın yaşamışken ve bugün de aynı mantıkî usûl ve çözüm dururken; türkçü-kemalist-laik  anlayışlarla milletimizin beynine ve kalbine zehirler akıtılmıştır..

Şimdi, aynı kemalist-laik diktanın temsilcileri olanlar, milletimizi yine o dayatmalara bey’ate çağırıp, Lozan’ı çözüm olarak gösterirken; tekrar hatırlatalım ki, Lozan, bir emperyalist dayatmadır ve o günkü şartlarda kabul edilmesi tartışılsa bile, bu, ilelebed kabul edilecek  bir ölçü demek değildir..

*

Kılıçdaroğlu, birilerini ’postal yalamak’la suçlarken; ’28 Şubat’ zorbalığı günlerinde neler yaptığını hatırlıyor mu?

Bu vesileyle şunu da belirtelim ki, Kılıçdaroğlu’nun kurultayda yaptığı konuşmada isimlerini açıkça vermeden bazılarını ’postal yalamak’la suçladığı sözleri de ilginçti.. Halbuki, onlar kendi etrafındakilerdi..

Keza, aynı kişi geçmişte, 28 Şubat zorbalığı günlerinde o zamanki lideri Baykal’la birlikte, ’askerlerin ‚demokratik haklarını kullandıklarını’ düşünmüyor muydu? Ve Genelkurmay’ın kendi üzerine düşmeyen konulardan birisi olan, kürd dili üzerindeki tartışmalar konusunda bir kez daha bildiri yayınlarken, yine susmamış mıdır?

Kılıçdaroğlu, AK Partili (eski Eğitim Bakanı) Hüseyin Çelik, ’Asker kendi görevini yapsın. Genelkurmay’ın siyaseti denetlemek gibi bir görevi yok’ derken, ne diyebilmiştir?

Evet, AK Parti Gen. Başk. Yard. Hüseyin Çelik’in sözlerine bir daha kulak vermekte fayda var. Çelik, 18 Aralık günü, ’Vatan’a yaptığı açıklamada şunları söylüyordu: Genelkurmay’ın bu tür eskiden gelen bazı yanlış alışkanlarını artık bir tarafa bırakması gerekir. Askerin her meselede pozisyon belirtmesi çok yanlış. Her meselede illa da Genelkurmay olarak siz açıklama yapmak durumunda değilsiniz. Söylenmesi gerekeni siyaset kurumu söyler, yargı kurumu söyler. Bu askerin görevi değil. Asker kendi görevini yapsın. Askerin görevi ülke savunmasıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de böyle olur olmaz her meselede söyledikleri çok haklı ve doğru da olsa açıklama yapması yanlıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri kendisine anayasa ve yasalarla biçilmiş görev sınırları içinde kalmalıdır, böyle siyasi parti gibi her meselede illa da açıklama yapmak durumunda değildir.

(…) Ben kurumları vücudun organları gibi görürüm. Organlar uyum ve ahenk içinde çalışırsa vücut sağlamlığı ve sağlığı devam eder. Ama biri diğerinin işini yapmaya kalkarsa orada rahatsızlık başlar.. (…) Genelkurmay, Anayasa’nın 3. maddesini dile getiriyor. Bu onun görevi değildir. Siyasetin denetim mekanizması Anayasa Mahkemesi’dir. Siyasi partilerin Anayasa’ya aykırı bir faaliyeti varsa görev Anayasa Mahkemesi’nin ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının’dır, gerekeni onlar yapar. Burada Genelkurmay’ın görevi de yetkisi de yok. (…) “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapması gereken, kendisini ilgilendiren çok önemli işler var. Örneğin ben daha önce de söyledim, şu Mustafa Muğlalı Kışlası meselesi var. Bu kışlanın yerini ve adını hâlâ niye değiştirmezler? Bunu yapsalar, bu bile TSK’nin imajını güçlendirir. Genelkurmay bunu yapmıyor, ama öte yandan, her siyasi meselede bildiri yayınlamaya kalkıyor bu doğru değil. Bunu yaptıkları zaman dışarda da Türkiye’nin, Türk demokrasinin imajı bozuluyor. İşte siyasi vesayet deniliyor, siyasete asker müdahalesi deniyor, imajımıza çok büyük zarar veriliyor.

Evet, Kılıçdaroğlu, geçmişinden kurtulmak istiyorsa, bu ifadelerin daha mülayimini olsun,  söyleyebilecek midir?

Ama, o bize  Lozan’ı, emperyalistlerin dayatmasını çözüm diye göstermekle meşgul..

Dil tartışmaları üzerine ise, bir sonraki yazıda, inşaallah..)

 

       Selahaddin E. Çakırgil. Haksöz haber

 

 

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları haber kaynaklarına aittir, hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. © Copyright 2015 Balikligol.com