Advert
Advert
Advert

Şanlıurfa’da Masum, Tefecilik Yöntemleri..

Şanlıurfa'da gün geçmiyor ki tefeciler bir hayatı söndürmesin. bir sektör haline gelen tefecilik bir çok esnafın canını yakmaya devam ediyor. Esnaf odalar başkanı da esnafa çağrı yaparak: Değerli kardeşim:" bir gün, olur da ödememi yapayım diye, tefeciye gitmeyi düşünürsen, ne olur;orada dur.. GİTME!." diyor Peki Tefecilik Suçu ve Cezası Nedir? Faiz ve Ribâ Nedir? hukuki olarak cezası nedir? İslama göre Faiz ve Ribâ Nedir? tüm detaylar haberimizde...

Şanlıurfa’da Masum, Tefecilik Yöntemleri..
Şanlıurfa’da Masum, Tefecilik Yöntemleri.. admin

Şanlıurfa Sebze ve Meyve Komisyoncuları Derneği (ŞASEMKOM) Başkanı ve Sivil Toplumu İzleme Platformu başkanı Faruk Akbaş, "Burnuma, kötü kötü kokular geliyor" diyerek sosyal medya hesabından fize bulaşacak olanlara seslendi. Akbaş; 
"Burnuma, kötü kötü kokular geliyor.. Değerli kardeşim: bir gün, olur da ödememi yapayım diye, tefeciye gitmeyi düşünürsen, ne olur;orada dur.. GİTME!.." dedi.

Kendi esnafına da seslenen Akbaş sosyal medyada şu paylaşımı yaptı:

"Başta hal esnafım olmak üzere tüm kardeşlerime sesleniyorum. Etrafına bakma, sana sesleniyorum. sen kendini biliyorsun. Sulh için girdiğim onlarca tefecilik vakasından dolayı bir çoğunuzdan tecrübeliyim. İşin sonunun ne kadar vahim olacağını çok iyi biliyorum. o yüzden, her zamanki çağrımı yineliyorum..
Değerli kardeşim: bir gün, olurda ödememi yapayım diye, tefeciye gitmeyi düşünürsen, ne olur;orada dur.. GİTME!..
Çünkü sen bitmişsin, kendi sermayeni bitirmiş. eşinin dostunun, güvenini kaybetmiş, bankalardan umudunu kesmişsin.. dur.. dur... son adımı atma.. Tefeciye gitme. Ya ailene ya bize gel, bir çıkış yolu bulalım. belki malını kaybedersin fakat, şerefini, belki de canını kurtarırsın.. sakın..sakın..sakın.. gitme..."

 

Faiz ve Ribâ Nedir?

Faiz, kelime olarak, "çoğalıp akmak, dolup taşmak" mânasına gelen feyz kökünden, "çoğalıp akan, dolup taşan" anlamında bir sıfattır. Kelime, Türkçemizde, "Borç karşılığında belli zaman sonunda alınan belirli bir meblağ veya borcun belirli sürede getirdiği kazanç" mânasında isim olarak kullanılmaktadır.

Türkçede bu mânada kullanılan faiz kelimesinin son harfi dad'dır. Arapçada bir de son harfi ze olan faiz kelimesi vardır. Bu kelime ise, "elde etmek, kurtulmak, dileğine ermek, başarmak" mânasına gelen feyz kökünden gelen bir sıfattır. "Kurtulan, istediğini elde eden, başaran" mânasına gelmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'de, "Borç verilen şey'i belli bir ilâve ile geri alma" mânasına olan ve feyz kökünden türeyen fâiz ) فَائض ( kelimesi yoktur. Bu kelimenin yerine, Kur'an'da ribâ kelimesi kullanılmıştır. Fevz kökünden gelen fâiz ) فائز ( kelimesi ise Kur'an'da zikredilmektedir.

Bu iki faiz kelimesinin zaman zaman birbirine karıştırıldığı görülmektedir. Nitekim İzmir'de yapılan Türkiye 2. İktisat Kongresinde Türkiye Ziraat Odaları Birliği adına sunulan bir tebliğde, böyle büyük bir yanlışlığa düşülmüş; faiz kelimesine Kur'an'da övgüyle yer verildiğinden bahisle, faizin İslâm'da haram olmadığı, haram kılınan hususun tefecilik olduğu ileri sürülmüştür. Bu iddianın yanlışlığı apaçık ortadadır. Dilimizde kullandığımız faiz kelimesiyle Kur'an'da zikredilen faiz kelimesinin - yukarıda izah ettiğimiz vechile - hiçbir alâkası yoktur. Bu bakımdan, faizin meşrû olduğu iddiasının yanlışlığı açıktır. Türkçede kullandığımız mânadaki faiz kelimesinin karşılığı, ribâ kelimesidir.

Ribâ, lügatte, "çoğalma, artma ve büyüme" mânalarına gelmektedir. Kur'an-ı Kerîm'in indiği devrede bu kelime, "Borçludan, borç süresi (vâde) mukabili alınan fazlalık" için kullanılıyordu. Bu mânası ile riba mefhumu Türkçede kullandığımız faiz kelimesinin tam karşılığı olmaktadır.

İslâm'dan Önceki Fâiz Uygulaması:

İslâm'dan önce faiz, arablar arasında son derece yaygındı. Mekke'de, Tâif'de, Medine'de faizcilik yaparak çalışmadan kazanan, halkın sırtından geçinen bankerler vardı. Bunlar, belirli süre sonunda verdikleri ana paraya ilâve olarak belli bir fazlalığı da almak üzere ihtiyaç sahiplerine borç verirlerdi. Borçlu o belirli süre sonunda borcunu ödeyemezse vâde uzatılır, buna karşılık faiz miktarı da artırılırdı. Böylece borçlu çoğu zaman aldığının kat kat fazlasını ödemek zorunda kalırlardı. Bu uygulama o derece yerleşmiş ve kökleşmişti ki, Kur'an'ın da ifade buyurduğu gibi, "alış-veriş de faiz gibidir" (el-Bakara, 275) deniliyor; faiz de tıpkı alış-veriş gibi meşrû sayılıyordu.

İslâm'da Faizin Yasaklanması:

İnsanları kökleşmiş âdet ve inançlarından vazgeçirmek oldukça zor bir iştir. Bu sebeblerdir ki başta peygamberler olmak üzere bütün ıslahatçılar, insanlara yanış fikirlerini ve kötü âdetlerini bıraktırmakta çok güçlüklerle karşılaşmışlar, büyük meşakkatler çekmişlerdir. Onlara alıştıkları kötü âdetlerini terkettirmek ve inançlarına ters gelen gerçekleri kabul ettirmek için tedric metoduna başvurmuşlardır.

Hz. Âişe Validemizin şu sözleri bu gerçeği apaçık ortaya koymaktadır:

"Kur'an-ı Kerîm'in mufassal sûrelerinden ilk nâzil olanları, Cennet-Cehennem gibi konuların anlatılmış olduğu sûrelerdir. İnsanların kalbleri ısınıp İslâm'ın emir ve yasaklarını tâkibe başlayınca helâl ve haramla ilgili hükümler inmiştir. Eğer 'içki içmeyiniz, zina yapmayınız' gibi emirler, ilk inen hükümler olsaydı, mutlaka 'içkiyi ve zinayı asla terketmeyiz' derlerdi."

Bu sebebledir ki İslâm'da içki, kumar, faiz gibi kökleşmiş âdet ve uygulamalar birden yasaklanmamış; bunların haram kılınmasında tedric yolu takibedilmiştir.

İçkinin yasaklanması 3 safhada gerçekleştiği gibi, faizin haram kılınması da 4 safhada gerçekleşmiştir. Bu konuda ilk inen hüküm Rûm sûresi'nin 39. âyetidir. Mekke devrinde nâzil olmuştur.

"İnsanların malları içinde artsın diye verdiğimiz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz, fakat Allah rızasını dileyerek verebildiğiniz herhangi bir sadaka böyle değildir. İşte onlar sevablarını kat kat artıranlardır."

Meâli arzedilen bu âyet-i kerîmede faiz yasaklanmamış, fakat faiz kazancında bereket olmayacağı beyan edilmiştir.

Medine devrinde nâzil olan Nisâ sûresi'nin 160-161. âyetlerinde ise şöyle buyurulmuştur:

"Yahudilerin haksız davranışları, çoklarını Allah yolundan çevirmeleri, kendilerine yasaklandığı halde faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden dolayı, kendilerine helâl kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık. Onlardan inkâr edenlere elem verici bir azab hazırladık."

Bu âyetlerde faizin müslümanlara yasaklandığına dair açık bir hüküm olmamakla beraber, Yahudilerin kendilerine haram kılındığı halde faiz aldıkları, böylece İlâhî azâbı hak ettikleri beyan edilmiştir. Bu ifade ile, faiz almanın son derece kötü ve uzak kalınması gereken bir iş olduğuna işaret olunmuştur.

Faizin müslümanlara ilk haram kılınışı Âl-i İmrân sûresi'nin 130. âyeti ile olmuştur:

"Ey iman edenler, faizi kat kat alarak yemeyiniz. Allah'tan sakının ki başarıya ulaşasınız."

Bu âyetle, o devirde en çok uygulanan ve fakiri en çok ezen fahiş ribâ, yani bileşik faiz yasaklanmıştır. Basit faizin haram olduğu hakkında henüz kesin bir hüküm inmemiştir. Bu, tıpkı içkinin, içilmesinin haram kılınmayıp sarhoş halde namaza yaklaşılmasının yasaklanması tıpkı içkinin, içilmesinin haram kılınmayıp sarhoş halde namaza yaklaşılmasının yasaklanması safhasına benzemektedir.

İslâm, önce, fakirin belini iyice kıran kat kat faiz şeklini yasaklamış oluyordu. Daha sonra nâzil olan Bakara sûresinin 275-281'inci âyetleriyle her türlü faiz kesinlikle haram kılınacaktı. Faizi kesinlikle yasaklayan bu âyetlerin meâlleri şöyledir:

"Faiz yiyenler, mahşerde ancak Şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların "alış-veriş de faiz gibidir" demelerindendir. Oysa, Allah alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Rabbından bir öğüt gelir de faizcilikten vazgeçerse, geçmişi kendisinedir, onun işi (bağışlanması) Allah'a aittir. Kim de faizciliğe dönerse, işte onlar Cehennemliktir ve orada ebedi kalacaklardır.

Allah, faiz kazancını eksiltir, sadakaları ise bereketlendirir. Allah nankörlük eden hiçbir günahkârı sevmez.

İnanıp yararlı işler işleyenlerin, namaz kılıp, zekât verenlerin Rabları katında ecir ve mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.

Ey inananlar! Allah'tan korkun; eğer inanıyorsanız, faizden artakalan kısmı bırakın. Şâyet böyle yapmayacak olursanız, bunun Allah ve Resûlüne karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe eder de (faizden vazgeçerseniz), sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.

Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar, ona mühlet verin. Eğer bağışlarsanız, bilesiniz bu sizin için ne kadar hayırlıdır.

Allah'a döndürüleceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının eksiksiz kendisine verileceği günden korkunuz."

Faizle ilgili son nâzil olan âyetler bunlardır ve bu âyetlerle her türlü faiz kesinlikle haram kılınmıştır. Hz. Ömer (R.A.):

"Faiz âyeti en son inen âyetlerdendir. Resûlüllah (A.S.M.) bunun yeterince açıklamadan vefat etti. Bu sebeble faizi ve faiz şübhesi olan şeyleri bırakınız" demiştir.

Bunun içindir ki,

"Kim şübheli şeylerden kaçınırsa dinini ve ırzını korumuş olur; kim de şübheli şeylere dalarsa sonunda harama düşer."

"Sana şübhe vereni bırak, şübhe vermeyeni yap" hadîs-i şerifleri gereğince, şübheli şeylerden kaçınmak mendub sayıldığı ve takvâ işi kabûl edildiği halde, faiz şübhesinden kaçmak İslâm âlimlerince vâcib sayılmıştır.

Faizcilik, bu bakımdan en büyük günahlardandır. Kur'ân-ı Kerîm'de faizcilik Allah ve Resûlüne karşı savaş olarak nitelenmiş, hiç bir haram için böylesine tehdidkâr bir ifade kullanılmamıştır.

Nitekim Resûlüllah Efendimiz de, "Toplumu helâkete sürükleyen şu 7 şeyden sakınınız. Bunlar da:

1 - Şirk (Allah'a ortak koşmak).

2 - Sihir yapmak.

3 - Savaş ve kısas gibi meşru' bir sebeb olmadan adam öldürmek.

4 - Faiz almak.

5 - Yetim malı yemek.

6 - Savaşta düşmandan kaçmak.

7 - İffetli kadınlara iftira etmektir" buyurmuştur.

Bir başka hadis-i şerîfte ise, Peygamber Efendimiz; faiz yiyenlerin âhiretteki acıklı hâlini şu şekilde anlatmışlardır:

"Mi'rac gecesi bir insan topluluğuna rastladım. Bunların mideleri dışarıdan bakıldığında içi görülen ve içi yılanlarla dolu olan bir eve benziyordu.

- Bunlar kim? diye sordum. Cibrîl:

- İşte bunlar faiz yiyenlerdir, diye cevab verdi."

Yine hadîs-i şerîflerde: "Peygamber Efendimizin faizi alana, verene, faiz senedi yazana ve iki tarafın şahidlerine lânet ettiği" de bildirilmektedir.

Faizin Diğer Dinlerdeki Durumu:

Faiz sadece İslâm'da değil, bütün semavî dinlerde yasaklanmıştır. Nitekim bugün elde bulunan muharref Tevrat ve İncil'de bile, faiz yasağı ile ilgili hükümler bulunmaktadır.

Bu konuda Tevrat'da:

"Eğer kavmine, yanında olan bir fakire ödünç para verirsen, ona murabahacı olmayacaksın. Onun üzerine faiz koymayacaksın."

(Tevrat, Çıkış Bölümü, Bab: 22, âyet: 25).

"Ve eğer kardeşin fakir düşer ve senin yanında zayıf olursa, ona yardım edeceksin; senin yanında garip ve misafir gibi yaşayacak. Ondan faiz ve kâr alma. Allah'tan kork, tâ ki kardeşin senin yanında yaşasın." (Tevrat, Levililer Bölümü, Bab 25, âyet: 35-36).

"Para faizi olsun, zahire faizi olsun, yahut ödünç verilen bir şey'in faizi olsun, faizle kardeşine ödünç vermeyeceksin. Yabancıya ise faizle ödünç verebilirsin; fakat kardeşine faizle ödünç vermeyeceksin." (Tevrat, Tesniye Bölümü, Bab: 23, âyet: 19-20).

Görüldüğü üzere Musevîlikte, yahudîlerin kendi aralarında faizcilik yapmaları yasaklanmakta, fakat yahudî olmayanlardan faiz alınmasında bir sakınca görülmemektedir.

İncil'de ise:

"Eğer kendilerinden almayı ümid ettiğiniz kimselere ödünç verirseniz, ne mükâfatınız olur? Günahkârlar bile, günahkârlara karşılığını almak üzere ödünç verirler. Fakat düşmanlarınızı sevin, onlara iyilik edin ve hiç ümidsiz olmayarak ödünç verin; karşılığınız büyük olacaktır." "Luka İncili, Bab: 6, âyet: 34-35) denilmektedir.

İslâm'da faizin tedricen yasaklandığını, kesin yasakla ilgili hükümlerin en son nâzil olan âyetlerde yer aldığını, yukarıda kaydetmiştik. Gerçekten Hz. Peygamber (A.S.M.) bu yasağın genel uygulamasını Veda Haccı esnasında, kendisine "...Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetleri tamamladım..." meâlindeki âyet-i celîlenin indirildiği Arafe günü yapmış, meşhur Vedâ Hutbesinde:

"- ...Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Fakat aldığınız borcun aslını ödemek gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.. Allah'ın emriyle bundan böyle faizcilik yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib'in oğlu amcam Abbas'ın faiz alacağıdır..." buyurmuştur.

Faizin Yasaklanmasındaki Hikmetler:

* Bir toplumda faizin bulunmaması, o toplumun maddî ve mânevî her cihetten gelişmiş olmasının nişanesidir. Ferdlerinde dinî ve ahlâkî duygular kemâle ermemiş, sosyal yardım ve dayanışma düşünceleri yeterince gelişmemiş toplulukların faizden kurtulmaları mümkün değildir.

* Faiz, toplumda düşmanlık, kin ve hased hislerinin yaygınlaşmasına sebeb olur. Yardımlaşma ve merhamet duygularını zayıflatır, giderek yok eder. Halbuki bütün dinlerin, özellikle İslâm'ın en büyük hedefi, toplumda dayanışma ve yardımlaşma ruhunu uyandırmak; düşmanlık, kin ve hased duygularını ortadan kaldırmaktır. Bu bakımdan faiz bütün semavî dinlerde kesinlikle yasaklanmıştır.

* Faiz toplumda bir kesimin hiç çalışmadan kazanmasını sağlar. İnsanları çalışarak üretim yapmaktan alıkor. Böylece onları tenbelliğe sevkeder.

Bugün toprağı, traktörü, ziraat âletleri, hayvanları, depo ve samanlığı ile 500 milyon lira değerinde malı olan bir çiftçi ailesinin çoluk çocuk bir yıl çalışarak elde ettikleri kazançtan, 500 milyon liranın faiz geliri daha yüksektir. Pek çok meslek ve san'at için durum aynıdır. Şimdi bütün bu insanlar mallarını paraya çevirip çalışmadan kazanmak için faiz peşine düşseler, memleketin hâli nice olur? Nasıl olsa böyle bir durum olmuyor diye, parası olanlara toplumun sırtından aşırı kazançlar sağlanması adâlet hisleriyle nasıl bağdaşır? Bunu hangi vicdan kabul eder.

* Faiz kazancı belli bir kesime meş'um da olsa bir kazanç sağlarken, zararı ise bütün toplum, özellikle de dar gelirliler çekmektedir. Çünkü bankalar veya büyük kuruluş ve şirketler, faizle aldıkları paraları, ya sıkıntıda olan kimselere, sanayici ve iş adamlarına daha yüksek faizle vermekte, yahut da kendileri bizzat ticaret ve üretimde kullanmaktadırlar. Üretimde ve ticarette kullandıkları takdirde, ödedikleri faizi maliyete ekledikleri için de sonunda bu faiz onlara değil, dar gelirli tüketicinin sırtına yüklenmektedir. Sanayici ve iş adamlarının aldıkları faizli krediler için de aynı durum söz konusudur.

Ayrıca faizle para veren hiçbir emek sarfetmediği halde daima kazançlı; faizle borç alan ise, emek sarfetmesine rağmen zarar ihtimali içinde bulunmaktadır. Burada da büyük bir eşitsizlik ve dengesizlik söz konusudur..

İslâm'da Kazanç

Kazancın Ehemmiyeti:

Müslümanlıkta kesb, yani, kazanç sahasına atılmak, rızkını helâl yoldan te'mine çalışmak, bütün müslümanları ilgilendiren ehemmiyetli bir vazifedir.

Bir hadîs-i şerîf'te Peygamberimiz: "Kazanç aramak, her müslüman üzerine farzdır" buyurmuştur.

Allah, yeryüzünü insan için hazırlamış, her şey'i onun emrine âmâde kılmıştır. Allah'ın bu nimetinden faydalanmak için insanın akıl, bilgi ve emeği ile imkânlarını değerlendirmesi, çalışıp kazanması gereklidir. Nitekim Kur'an'da:

"Yeryüzünü sizin için boyun eğdiren O'dur. Öyle ise, yerin sırtlarında dolaşın ve Allah'ın verdiği rızıktan yeyin." (el-Mülk, 15) emredilmiştir.

Yeryüzünün boyun eğmesi, işlemeye ve verimli kılmaya müsait oluşudur. Yerin sırtında dolaşmak ise, onu adım adım, karış karış araştırmak, faydalı imkânları ortaya çıkarmak, üzerinde işlemek, istifade etmek ve ettirmektir...

İbâdet veya Allah'a tevekkül bahanesiyle müslümanın oturması, rızık edinmek için çalışmayı terketmesi câiz değildir.

Çalışmaya, kendine ve ailesine kâfi miktarda kazanç elde etmeye kudreti yeten kimsenin dilenmesi, rızkını başkasından beklemesi İslâm'ın men'ettiği bir davranıştır. Bu konuda Peygamberimiz: "Zengine ve kuvvetliye, sadaka almak helâl değildir" buyurmuştur.

Diğer bir hadîs'te de:

"İhtiyacı olmadan dilencilik yapan, eliyle kor tutan gibidir" denilmiştir.

Müslüman, ancak kendi gücünü aşan bir ihtiyaç ve zaruret hâlinde, başkasından yardım bekleyebilir ve isteyebilir.

Ashabdan Kabisa bin Muhârik'in rivayet ettiği şu hadîs, bu hususa ışık tutar mahiyettedir. Kabisa şöyle anlatmaktadır:

"Bir gün iki kişi arasındaki anlaşmazlığı halletmek ve bir çatışmaya meydan vermemek için aracı oldum. Bu işte ödemem gereken maddî meblâğı Resûlüllah'dan (A.S.M.) istemeye gittim.

- Bize bir zekât gelinceye kadar bekle de sana istediğini vermelerini söyleyeyim" dedikten sonra, sözlerine şöyle devam etti:

- Ya Kabisa! Şu üç kişiden biri olmak müstesna, istemek (dilenmek) kimseye helâl değildir:

1. Bir angarya yüklenen, arabuluculuk vazifesi üstlenen kimse, kendi malından yaptığı harcamayı karşılayıncaya kadar insanlardan yardım isteyebilir.

2. Mal varlığı bir felâkete uğrayan kimse, geçimini sağlayacak kadar yardım taleb edebilir.

3. Çevresinden aklı başında 3 kişinin "filân kimse yoksul düştü" diyeceği kadar yoksullaşan kimse de geçimini te'min edinceye kadar dilenebilir. Ey Kabisa, bunların dışında kalan dilenmeler, gayr-ı meşrû ve haram kazançtır... Bunu yiyen haram yemiş olur."

Çalışarak rızkını te'minden âciz kalan kimsenin başkalarından yardım taleb etmesi vâcibdir. Böyle bir kimse dilenmeyi bırakıp da açlıktan ölecek olsa günahkâr olmuş olur. Çünkü nefsini tehlikeye atmış, bir nevi intihar etmiş bulunur. Böyle zaruret ve ihtiyaç hâlinde dilenme, zillet de sayılmaz. Bu hususa işareten, hadîs-i şerif'te: "Dilenme kulun en son kazancıdır..." buyurulmuştur.

Bir fakir, dilenmekten de âciz bir durumda olursa, hâline muttali' olan müslümana, ona bizzat veya bilvasıta yardım etmek bir vecîbe olur. Bu vecîbe yerine getirilmezse, fakirin o hâline muttali' olanlar günahta ortak olurlar.

Bu hallerin dışında müslümanın vazifesi bir iş ve meslek edinerek çalışıp kazanmaktır. İş ve mesleğin kötüsü yoktur. Peygamber Efendimiz bu hususa şu şekilde işaret etmişlerdir:

"Herhangi biriniz ipini sırtına alıp bir demet odun getirerek satması -ve bununla Allah'ın onun şerefini koruması- ihtiyaçlarını halktan istemesinden (dilenmesinden) daha hayırlıdır. Zira insanlar, ona istediğini ya verirler, ya da vermezler..."

Şu halde insanı dilencilikten kurtaran, geçimini te'min eden her iş ve meslek, gayr-i meşrû olmadıkça, insan için şerefli bir meşguliyet, lezzetli bir çalışmadır...

İslâmda Kazanmanın Hükmü:

Bir müslümanın kendi nefsine ve geçindirmekle mükellef olduğu aile efradına yetecek kadar kazanç elde etmesi, üzerine farzdır.

Fakirlere yardım ve iyilik yapmak düşüncesiyle kifayet miktarından fazla kazanç ise memduh ve müstahsendir. Bu niyetle elde edilen kazanç, nafile ibâdetten bile faziletlidir. Çünkü bu kazancın faydası sadece sahibine değil, başkalarına da şâmildir.

Daha refah bir hayat seviyesine kavuşmak, helâl nimetlerden daha fazla faydalanmak için çalışıp fazla kazanmak mübahtır. Bir hadîs-i şerîfte: "İyi insan için iyi ve temiz mal ne güzeldir..." buyurulmuştur.

Halka karşı tekebbürde bulunmak, üstünlük taslamak düşüncesiyle yapılan kazançlar ise, haramdır. İsterse bu kazanç helâl yolundan olsun...

Çeşitli Kazanç Yolları ve Bunların Fazilet Dereceleri:

Kazanç yolları pek çoktur. Bunlardan, İslâm nazarında en faziletli olanları sırasıyla ziraat, ticaret ve san'attır. Memuriyet ve işçilik de İslâm'ın mübah gördüğü kazanç yollarındandır.

İslâmiyet, kazanç konusunda, herşeyden önce şu genel kaideleri koymuştur:

1. Karşılıklı rıza.

2. İyi niyet ve dürüstlük.

3. Menfaat te'min ederken, başkalarını hiçbir şekilde zararara sokmamak...

Bu prensiplere pek çok âyet ve hadîslerde işâret buyurulmuştur. Binaenaleyh, İslâm nazarında, "Kazancını bir ferdin mutlak zararına dayayan kazanç yolları gayr-ı meşrudur. Dürüstlük, karşılıklı rıza ve iyi niyetle ferdlerin birbirlerinden faydalanmalarını te'min eden kazanç yolları ise meşru'dur."

Tefecilik Suçu ve Cezası Nedir?
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 241. maddesinde tefecilik suçu düzenlenmiştir. Maddeye göre kazanç elde etmek amacı ile bir başkasına ödünç para verme eylemi tefecilik suçunun vuku bulmasına sebebiyet vermektedir. Yani tefecilik suçunun hayat bulması için gerçekleştirilmesi gereken eylem kazanç elde etme amacı ile bir başkasına ödünç para verme eylemidir.
Tefecilik Suçunun Cezası Nedir?

Kazanç elde etme amacı ile bir başkasına ödünç para vermenin yani tefecilik suçunun cezası iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıdır.
Senet Kırdırma Tefecilik Midir?

Ticari hayatta senet kırdırma olarak bilinen faaliyet tefecilik suçunun kapsamında kabul edilir. Örneğin; vadesi gelmemiş bir senedi vadesinden önce bir başkasına vererek bu senet karşılığında senedin üzerinde yazan tutarda daha düşük bir paranın alınması durumu yani senet kırdırma durumu tefecilik suçunu oluşturur.
Ödünç Para Alan Kişi Cezalandırılır Mı?

Hayır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu yalnızca kazanç elde etme amacı ile ödünç para veren kişiyi cezalandırmaktadır. Ödünç para alan kişiye herhangi bir yaptırım bulunmamaktadır.
Tefecilik Suçunda Suçun Konusu

Tefecilik suçunda suçun konusu olan şey yalnızca paradır. Para harici diğer şeylerin kazanç elde etme amacı ile ödünç verilmesi durumunda tefecilik suçu oluşmamaktadır.

Tefecilik Suçunda Fail Ve Mağdur

Tefecilik suçunda kazanç elde etme amacı ile ödünç para veren kişi herkes fail olabilir ve tefeci sıfatı ile adlandırılmaktadır. Suçun mağduru ise genel olarak bilinenin aksine ödünç parayı alan değil ekonomi ile ilgilenen, ticaret yapan herkes ve toplumdur.
Tefecilik Suçu Ne Zaman Gerçekleşmiş Olur?

Tefecilik suçunun gerçekleştiği an; kazanç elde etme amacı ile bir başkasına ödünç paranın verildiği andır. Yani suç, para verildiği anda gerçekleşmiş olur. Suçun oluşumu için kazancı ile geri alınmasına gerek yoktur.
Tefecilik Suçunun Bir Kere İşlenmesi İle Suç Gerçekleşir Mi Yoksa Süreklilik Arz Etmesi, Meslek Haline Getirilmesi Mi Gerekli?

Madde metnini okuduğumuzda bir kerelik olsa dahi para kazanma amacı ile bir başkasına ödünç para verme eylemi tefecilik suçunun oluşması için yeterli gözükmektedir. Fakat Yargıtay’ın görüşüne göre tefecilik suçunun oluşması için birden fazla kişiye sürekli ve sistemli bir biçimde faiz karşılığı ödünç para verilmesi, bu eylemin meslek haline getirilmesi gerekmektedir.
Tefecilik Suçu İle İlgili Örnek Yargıtay Kararları

Yargıtay CGK, 03.07.1995, 7-207/236
Yargıtay 7.CD, 31.05.1999, 6012/6456
Yargıtay 7.CD, 21.06.2006, 2004/36039, 2006/12651
Yargıtay 7.CD, 13.07.2009, 2006/1137, 2009/8423
Yargıtay 7.CD, 22.05.2009, 2006/17545, 2009/5064
Yargıtay 7.CD,  21.02.2007, 2004/20596, 2007/1022
Yargıtay 7.CD, 13.05.2003, 2002/21487, 2003/2670
Yargıtay 7.CD, 10.02.2010, 2007/1687, 2010//1639
Yargıtay 7.CD 28.06.2004, 2003/9395, 2004/9069
Yargıtay 7.CD 09.06.2004, 2003/6742, 2004/7957
Yargıtay 7.CD 17.06.2003, 2003/642, 2003/4953

 

Sivil Toplumu İzleme Platformu başkanı Faruk Akbaş Sivil Toplumu İzleme Platformu Faruk Akbaş (ŞASEMKOM) Başkanı
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Türkiye'nin yeni ordusu kuruldu! İmzalar atıldı!
Türkiye'nin yeni ordusu kuruldu! İmzalar atıldı!
Tarım Bakanlığından ucuz et için yeni hamle
Tarım Bakanlığından ucuz et için yeni hamle