Şanlıurfa özel şanmed hastanesi, şanmed hastane

Ana Sayfa Güncel 'İki dil' adına konuşanlar da, 'barış'tan, 'savaş ilan eder gibi' sözederken.. -I-

'İki dil' adına konuşanlar da, 'barış'tan, 'savaş ilan eder gibi' sözederken.. -I-

Giriş Tarihi: 24 Aralık 2010 Cuma 09:51
'İki dil' adına konuşanlar da, 'barış'tan, 'savaş ilan eder gibi' sözederken.. -I-

’İki dil’ adına konuşanlar da, ’barış’tan, ’savaş ilan eder gibi’ sözederken.. -I-

secakirgil@yahoo.com

1900’lu yıllardan beri geliştirilen türkçülük akımının iyice azgınlaştığı hele de 1930’larda, ’Bu memlekette türk olmayanların tek bir hakları vardır, türklere hizmet etmek ve kölelik..’ veya ’Ne mutlu türküm diyene..’ gibi boş ve başkalarını aşağılayıcı lafların, o dönemin en büyük şeflerinin ağızlarından düşmediği zaman diliminde, herkese doğum yerine göre bir etnik yafta verilirken; edebiyatımızda sembolik şiirin en ünlü ismi olarak bilinen Ahmed Hâşim’e de, Osmanlı ülkesinin bir köşesi olan Bağdad’da doğmuş olması ve Bağdad halkının ekseriyetinin de arab kavminden olması dolayısiyle ’arab’ derlerdi.. Ahmed Hâşim, bundan dolayı, ’İyi ki, annem beni ağılda doğurmamış.. Yoksa, bana keçi derlerdi..’ dermiş..

Ama, mes’ele sadece bundan ibaret değil..

Çünkü, 1915’lerde, Hâşim Çanakkale’de ’ihtiyat zâbiti’  olarak askerlik yaparken de, yine ünlü bir şair ve yazardı.. Ama, -bugünkü kemalist-laiklerin kadroların üretildiği- İttihad- Terakkî Cemiyeti, türk olmayan kalem erbabının iyi propaganda yapamıyacaklarını düşünerek, onlardan istifade etmemişler ve ’Çanakkale’yi yazmaları için’,  türkçü’lerden oluşan bir ’yazar ve şairler topluluğu’nu cebhelere gönderilmişlerdi. Ve Çanakkale’ye gönderilmeyen o yazar arasında arasında Süleyman Nazîf de bulunuyordu, herhalde, Diyarbekir’li bir kürd olduğu gerekçesiyle.. Halbuki, ne Hâşim bir arabçı idi, ve ne de Nazîf bir kürdçü.. Amma, iktidarda bulunan İttihad-Terakkî liderleri ve ana kadroları, sırılsıklam türkçü idiler..

Savaş bitince,  Ahmed Hâşim’den, savaşla ilgili hâtıra ve değerlendirmelerini ister, edebiyat çevresi.. O ise, hâfızasında kalanları, ’Düşman bombardımanlarının, havada bir patiska çarşafın yırtılışını andıran sesleri vardı..’ diye özetler..

Bu, hayal kırıklığı meydana getirir, çevresinde.. O da taşı gediğine koyar: ’Benden  kahramanlık neşidesi mi bekliyordunuz? Onu da, her şey olup bittikten sonra izzet ve ikram ile Çanakkale’ye davet edilen şairlerden dinlersiniz.. Şimdi burada sizinle konuşan,  sadece  ihtiyat zâbiti Hâşim Efendi’dir..

O günlerde, Halide Edib de, İttihadçı’ların ’üçlü paşa’sından ve Suriye Genel Valisi de olan ve Suriye halkının hâfızasında hâlen de Saffâk (kan içici) olarak yer etmiş bulunan Cemal Paşa’nın davetlisi olarak Suriye’ye gider ve işbu Saffâk Cemal’in o bölgelerdeki arab halkına karşı işlediği korkunç cinayetleri görmezlikten gelip medhiyeler düzmekle meşgul olur.. Ki, Cemal Paşa’nın Suriye Valiliği yıllarında, Şam’da lisede okumakta olan -merhûme- Munevver Ayaşlı, hâtıratında, idâm edilmiş onlarca arab insanının soğuktan donmuş bedenlerinin dimdik ayakta durur vaziyette doldurulduğu  at arabalarının Şam sokaklarında dolaştırılıp halka dehşet saçtırdığı sahneleri son derece çarpıcı olarak anlatır.. Ama, Halide Edib ise, o sıralarda yazılarında Cemal Paşa’yı göklere çıkaran yazılara yazmaktadır.. Onun bu medhiyeleri ve işlenen korkunç zulümler konusunda sessiz kalmasını kabullenemeyen  Ahmed Hâşim, Halide Edib’e veryansın eder, haklı olarak:

’Paşanız sizi dumanlı ve parıltılı otomobillerle, bir Neron eğlencesini seyir için Suriye’ye davet etmişti.. O zaman ben Konya’da idim.. Sizi, hemşirelerinizi, maiyyetinizi ve sırmalı genç mihmandarlarınızı götüren trene orada tesadüf etmiştim. Vahşi bir Afrika’ya giden misyonerler gibi gururlu ve düğüne gidenler gibi neş’eliydiniz.. (…) O sırada Suriye’de insanlar öldürülüyordu. Paşa’nın askerleri, insanları bağlıyor, mahkemeleri bunları mahkûm ediyor, cellâdları bunları asıyor ve genç katibleri altın kalemlerle bu vekayii (vak’aları) kasîdeler haline koyuyor ve paşa memnun, mağrur; maktul (öldürülen)lerin tebessümlerine verdiği ziyafetlerde sarhoş olup, sakalı içinde sızarak hülyalarını kızıl gözlerle dumanlar içinden seyre dalıyordu..(…) Ermenilere dair yazdıklarınızın ve yazacaklarınızın bir kıymeti olmak için, Suriye’de arabların öldürüldüğü günlerde Suriyeli annelerin, hemşirelerin, zevce ve mâşukalarının (sevdiklerinin) gizlice altında ağladıkları namütenahî (sonsuz) damlara nâzır, mutantan (görkemli) otel teraslarında, yeşil portakal yaprakları kokan Suriye gecelerinde sizin gülmemiş olmanız lâzım gelirdi..

Bu yazılanlara bakarak, Ahmed Hâşim’in ’arabçı’ olduğu sanılmamalıdır.. Onun itirazı, sırf arab olduklarından dolayı, dışlanan, aşağılanan, sindirilmek ve kendilerini inkar etmeleri istenilen insanların ana dilini bildiğinden, onların iç yangılarını daha iyi hissetmesindendi.. Üstelik de, ’Ahali-i İslam’ arasında o zamana kadar yaşanmamış bir ayrımcılık sergileniyor, ’Pis arablar, devlet olmaktan ne anlarlar? Kaç yüzyıldır bir devletleri mi olmuş ki..’ gibi aşağılayıcı söz ve tavırlarla daha bir tahkir olunuyorlar ve elbette emperyalist-şeytanî güçler de bu tahkirleri, aşağılamaları fırsat bilip, arab halklarını tahrik etmeye daha bir iştahla yatırım yapıyorlardı.. Hattâ, -savaş ve büyük fitne zamanları dışında- gayrimuslimlere bile, İslam’ın insanlara verdiği adalet duygusunun derinliği ve enginliği ile yaklaşmış olan müslüman toplumlarında, artık, önceleri hemen hiç yaşanmamış derecede bir ırkçılık ve kavmiyetçilik ateşi tutuşturuluyor ve bunun vicdanlarda uyandırdığı tepkiler giderek yayılıyordu..

Ve ilginçtir, o dönemin nice  münevverleri de, türkçü olunması gerektiğini; Fransız İhtilali’nden sonra Avrupa’da başlayan nasyonalist cereyanların müslüman halklar arasındaki ilk örneğini sergileyen arnavudlardan öğrendiklerini söylemişlerdir.. Nitekim, 90-100 yıl öncesinin seçkin fikir adamlarından Mehmed Ali Aynî Bey, ’Biz türkçülük duygu ve düşüncesiyle, ilk kez, Arnavutluk İsyanı sırasında, ben İşkodra’da kaymakamlık yaparken karşılaşmıştık..’ der..

Arnavutlar adına ileri sürülen muhtariyet / özerklik talebleriyle başlayan ve bütün Arnavutluk’u bir yangın yerine döndüren Arnavudluk İsyanı günlerini, bugün Arnavudluk’da olan İpek şehrinden bir arnavut babanın oğlu Mehmed Âkif de Safahat’ında içi yanarak anlatır:

’Hani, ey kavm-i esâret-zede, muhtariyyet?

Korkarım, şimdi nasîbin, mütemadî haybet!

Hani, ey unsur-u bî-râbıta, istiklâlin?

Ebediyyen, sanırım söndü  bütün âmâlin!

Hani ’Başkım’ların kurduğu yüksek hulya?

Seni yıllarca uyutmuş da o mel’un rüya..

(Başkım, arnavudçuların silahlı teşkilatı)

………..

İşte, ey unsur-u isyan, bu elîm izmihlâl,

Seni tahrîk eden üç-beş alığın ma’rifeti!

Ya, neden beklemiyordun bu rezil âkıbeti?

Hani, milliyetin İslam idi.. Kavmiyyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine..

……..

Müslümanlıkta anâsır (unsurlar) mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber..

En büyük düşmanıdır, rûh-i Nebî tefrikanın;

Adı batsın, onu İslam’a sokan kaltabanın!

……………

Artık ey millet-i merhûme, sabah oldu, uyan!

’Sana az geldi ezanlar’, diye ötsün mü bu çan?

………..

Veriniz başbaşa; zira sonu hüsrân-ı mubîn..

Ne hükûmet kalıyor  ortada, billâhi ne din!

’Medeniyyet’ size çoktan beridir diş biliyor;

Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor..

Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,

Ne bu şurîde (acılı) siyaset, ne bu fâsid dâva?

Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz..

Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!

Bunu benden duyunuz, ben ki evet, arnavudum..

Başka bir şey diyemem.. işte perîşan yurdum!.’

 

Evet, Âkif’in, Hâşim’in, Nazîf’in feryadları, çok eskilere aid değil.. Şunun şurasında sadece 90-100 yıllık bir zaman diliminde yaşanmış acılardan bugüne yansımalar..

Ve o zamanlar, bir kavmin adıyla anılan bir toprak parçası değildi, Osmanlı ülkesi..

Ve sonra, emperyalist odakların parça-parça ettiği her bir bölgeye, bir kavmin adını verdiler.. Yığınla arab ülkeleri ve Türkiye icad ettiler. Kürd halkı ise, ileride, zamanı geldiğinde tezgahlanmak üzere, her bir parçası 4 ayrı ülkeye bırakılmış, parça tesirli bomba düzeneği şekline dönüştürüldü..

Ne türkler adına, ne de arablar adına kurulan rejimler, müslüman halkların iradelerine uygundu.. Ama, onların ismi bayraklaştırılmıştı.. Müslüman halklar bir yüzyıl boyu kandırıldılar ve o tuzaklardan hâlâ da kurtulamadılar..

Halbuki, bir imparatorluktan geriye kalan toplumdarda kürd, türk, arab, arnavut, laz, çerkez, gürcü, boşnak, pomak, vs. yığınla müslüman halklar vardı.. Bütün bu haklkları birbirine bağlayan ve asırlarca bir arada tutan bağ, inanç bağı idi..

Emperyalist –şeytanî güçlerin hedefi de esasen İslam ve müslüman gücü olarak karşılardına çıkan ve asırlarca dünya siyasetini şu veya bu çapta, derinden etkileyen bir dünyayı parçalamak ve hattâ birbirine düşman haline getirmekti..

Nitekim, bu parçalardan Anadolu’ya, 1920’ye kadar, asırlarca verilmemiş olan bir isim verildi, Türkiye!. Yani, ’türklerin ülkesi..’

Bununla da yetinilmeyip, ’Türkiye türklerindir!..’ ve ’Ne mutlu türküm diyene!..’ gibi laflar bir matah şeymişcesine resmen sahiblenilip bayraklaştırıldı.

Halbuki, bu laflar o kavimden olmayanları dışlayan ve aşağılayan bir laf idi.. Nitekim, o zaman kürd kavminden milyonlarca insan, kendilerini tamamen dışlanmış hissettiler, asırlarca yaşadıkları yurtlarında kendilerini parya gibi hissetmeye başladılar.. Çünkü, varlıkları reddediliyor, dilleri yok sayılıyor ve aşağılanıyorlardı.. Türkler adına kurulduğu ileri sürülen bir yönetim mekanizması tahakkümlerini sürdürüyordu.. (Daha 2001 yılında bile, dönemin başbakanı Ecevit’in, yabancı medya mensublarına, ’Kürdçe diye bir dil yoktur..’  deyişini hatırlayalım.. O zaman, bu satırların sahibi, ’Başbakan Ecevit gitsin de, bir kürd köyüne, bir kaç kelimelik hal-hatır cümlesiyle konuşmaya çalışsın, bakalım, anlaşabilecek mi..’ diye yazmıştı.)

Bu zulümlerin, bu baskıların tepkileri elbette ortaya çıkacaktı.. Nitekim, şimdi de, kürd halkı adına hak taleb ettiğini ileri sürerek silahlı mücadele veren bir örgüt ve güdümündeki yığınla -sözde- sivil örgütler ortaya çıkmış bulunuyor..

Karşısında da, türk halkı adına hükûmet eden bir türkçü-kemalist-laik temeller üzerindeki bir resmî ideoloji güdümünde, kan dökmeye ve içmeye hazır, yığınla, -sözde- sivil toplum kuruluşları....

Ne onların kürdleri temsil etmek gibi bir dert ve yetkileri vardı; ne de, bu tarafta, türk halkını temsil iddiasıyla ortaya çıkanların, o halkı temsil etmek gibi bir dert ve yetkisi...

Acı gerçek ise, bütün müslüman halkların ensesinde boza pişirircesine en akıl almaz zulümleri irtikab eden bir fir’avun düzeninin varlığıdır.. 

Ve, insanların anadillerinden bile korkan ve de insanların duygularını en iyi şekilde analarının diliyle anlatabilecekleri gerçeğini kabullenmek istemeyen bir şovenist körlük..

Böylesine bir zorbalık karşısında, elbette, mlüslüman halkımızı birbirinin boğazına saldırtacak şeytanî oyunlar daha bir kolay tezgahlanacaktı..

Bir takım sahte kutsallar ve kutsal kavramlar adına.. Ve, herkesin kendisini kendi ındî mülâhazalarına göre haklı zannettiği; ama, bütün insanların ana dilleriyle, konuşma, yazma, anlaşma ve kendilerini ortaya koyma haklarının tabiîliğini kabullenmek istemeyen bir zorbalık.. (Elbette her ülkede bir ortak dil, yine ortak iradeyle belirlenir; o ayrı bir konu..)

Şimdi bu zâlim uygulamaya karşı, en katı dönemlerinde bile verilmemiş bir entrikacı yaklaşımla, emperyalist emelllerle ve müslüman halkları birbirine daha bir düşman edecek ve müslüman halkların kalblerini daha bir kanatacak zorbalıkların yolunu açacak karşılıklı tahrikler daha bir yükseltilmeye çalışılıyor..

Halbuki, bu konulara, bu zamana kadarki örneklerine kıyasla, en mülayim ve âdil şekilde ve tabiatiyle arabayı devirmeden, kan akıtmadan çözüm bulmaya çalışmak dikkati içinde ile hareket eden kadrolar iktidarda.. Onların ellerine ayaklarına dolandırmak ve tam da bir seçim atmosferinde, fırsatlar ele geçirebileceği hayaline kapılanlar karşısında; kürdüyle, türküyle veya diğer unsurlarıyla, müslüman halkımız,  yine oyuna gelecek midir?

Bugün, en can alıcı suallerden birisi budur ve cevabının verilmesi de bütün müslümanların geleceğini ilgilendirmektedir.. Emperyalist şeytanî güçler, birbirleriyle daha bir bütünleşirken, müslüman halkları daha bir birbirlerine düşürmeye çalışmaktadırlar.. Bu tabiîdir de; tabiî olmayan, bizim bu oyuna teşne oluşumuzdur..

Bu susuzluğu giderecek olan, ağızdaki dil birliğinden de öteye, kalb dili birliğine ulaşmaktır.. Bu birlik, hâlâ da vardır, ama, sessiz-büyük kitleler asıl büyük silkinişe geçmekte hâlâ da bekleyiş içindeler..

(Bu konuya bir sonraki yazıda devam edelim, inşaallah..)

Selahaddin E. Çakırgil/ haksöz haber

 

 

 

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Şanlıurfa organize sanayi müdürlüğü, yatırım için herşey hazır
Bu habere de bakabilirsiniz

Vali Tuna, Viranşehir’de bir dizi inceleme yaptı

Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları haber kaynaklarına aittir, hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. © Copyright 2015 Balikligol.com