Şanlıurfa özel şanmed hastanesi, şanmed hastane

Ana Sayfa Türkiye İki arkadaş ve savaşın iki yüzü

İki arkadaş ve savaşın iki yüzü

Giriş Tarihi: 19 Kasım 2010 Cuma 20:27
İki arkadaş ve savaşın iki yüzü

Henüz beş yaşındayken Memduh korucu babasını, Mehmetse PKKya katılan ağabeyini savaşa kurban verdi. İkisi de aynı fikirde: Bu sorun konuşarak çözülür.

MEHMET ULAŞın haberi

“Sonu gelmeyen çatışma. Hayat bundan ibaret. Kimse kimseyi anlayamıyor.” Kime ait olduğunu bile hatırlayamadığım bu söz Kürt sorununun çözüm adımlarının her defasında bir kancaya takılmasını özetliyor sanki.

Yer, Diyarbakır Ergani’ye bağlı Dalbudak Köyü. 1992 Eylül’ünün 7. günü. Altı yaşına yeni basmışım. Memduh ise beş yaşında. Tek kelime Türkçe bilmiyoruz. Gözlerimin önünde o günlere ait bir kare.

Güneş battı batacak. Annem ve kardeşlerimle karpuz tarlasından eve dönüyoruz. İçimde bir karamsarlık ve anlamlandıramadığım garip bir sızı. Korkuyorum. Köye girdiğimizde bir kargaşa olduğunu seziyorum.

Asker giyimli kişiler
Az sonra amcam, “Köyde asker giyimli kişiler var ama bunlar asker olmayabilirler” diyor. Bu derin kuşku, herkesi ürkütüyor. Bozuk bir telsizin dışında hiçbir iletişim aracı yok köyde. Şehirden uzak bir köy, önünde büyük bir dağ, ellerini açıp Allah’a yakarmaktan başka çaresi olmayan insanlarız.
Evin kapısından ilk adımı atar atmaz silah sesleri duyuyorum. Annem ne bulduysa yığıyor kapının arkasına. Göğü delen ve asla susmayan müthiş bir cayırtının eşliğinde sabahlıyoruz. Sabah kalktığımızda lekesiz bir gökyüzü, pırıl pırıl bir güneş doğmuş; hiç batmasın istiyoruz.

Gördüğüm ilk ölü
O an gecelerden nefret ediyorum. Günün ağarmasıyla köyümüzün nasıl savaş alanına dönmüş olduğunu daha iyi görebiliyoruz. Boş kovanlar, delik deşik duvarlar. Derinden bir ağıt sesi. Zılgıtlar dağdan yankılanıp kulaklarımızda patlıyor. Cenaze var köyümüzde. Ölen Memduh’un korucu babası. Rıfat Amca hayatımda gördüğüm ilk ölü. Büyük travmaymış, bilmezdim öncesinde. Uzak duruyorum cenazeden, hemen oradan kaçıp gitmek ister gibiyim.
Memduh oyun arkadaşım. Memduh’un babası ölmüş. Şu boş kovanlardan hangisinden çıktı Rıfat Amca’yı öldüren kurşun. Oynuyoruz biz Memduh’la. Onun babasının katili boş kovanlar oyuncaklarımız şimdi.

Çabuk büyüdük biz
Bu yaşadıklarımızdan sonra “Allahım ne olur silah sesleri gelmesin” diye dua ettik her gece. Savaşın gölgesinde yaşamak böyle bir şey olsa gerek. Aradan zaman geçti. Memduh, Malatya’ya gitti, ben Ergani Yatılı Bölge Okulu’na (YİBO). O gün bugündür ancak düğünlerde, bayramlarda karşılaşabiliyoruz Memduh’la. Çabuk büyüdük biz.
YİBO’da hemen yanı başımızdaki köyden Mehmet’le tanıştım. Büyük hikayelerden bir dersten fazlasını alırsınız. Mehmet’in ve Memduh’un yaşadıkları işte böyleydi. Büyük bir hikayenin iki ayrı sayfası.

Mehmet’in sır dağı
Mehmet laf abisine geldiğinde susardı. Nice sonra abisinin dağa çıktığını öğrendim. Bir gün Mehmet’in sır dağında gizlediği abisinin öldüğü haberi geldi.
Aradan yıllar geçti. Memduh, Muğla Üniversitesi Felsefe Bölümünü kazandı. Mehmet, Bitlis Eren Meslek Yüksekokulu’na girdi. Ben ise İstanbul’un yolunu tutmuştum çoktan.
Bir gün buluştum ikisiyle de. Daha beş yaşlarındayken birisi babasını, diğeri abisini kurban verdikleri bu sorunun konuşarak çözüleceğine inanmışlar bugün. İkisi de aynı dili konuşuyor. Aynı topraklarda doğdular çünkü. Şimdi ikisi de 22’sinde. Onları birbiriden ayıran bu sorun için ağır bedeller ödediler. Memduh, babasını kaybettiği yetmiyormuş gibi, yıllarca PKK’nın tehditlerine maruz kaldı. Mehmet ise abisi dağa çıktığı için askerden gelen baskılara direnmek zorunda kaldı.
Yıllar önce konuşmaktan çekinen Mehmet abisinden söz ederken bakın neler anlattı:
“Beş yaşındaydım abim gittiğinde. Ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum bugün. Lise bittikten sonra 1992’de dağa çıktığında yirmili yaşlarındaydı. Gittikten sonra hiç görüşemedik. Evde bu konu hiç konuşulmazdı, öyle bir abi yoktu sanki. Ama bir yandan da abim dağda olduğu için çok yoğun baskı vardı üzerimizde. Haftanın üç günü askerler evimizi basardı. Bir keresinde babam ameliyat olmuştu. Eve yine baskın yapılmıştı. Babamı alıp götürdüler o ameliyatlı haliyle işkence ettiler.

‘Gel oğlunu teşhis et’
Bir başka zaman, 15-16 yaşındaki diğer abimin ağzına, köy okulunun bahçesinde bütün insanların gözü önünde silah namlusu soktular. Ergani’ye sürdüler bizi. Evimizi, tarlalarımızı, köydeki dükkânımızı bırakmak zorunda kaldık. Burada bir emniyet amirinin babama söylediği şu sözü hiç unutamıyorum: ‘Buraları terk edip gidin başka yerlere yerleşin. Yoksa sizin için hiç iyi olmaz, sizden rica ediyorum gidin buralardan.’ Ev baskınları 1990’ların sonunda bitti. 1993’te Ergani’nin arkasında bulunan Sakız Dağı’ndan askerler babama haber gönderdiler: ‘Gel oğlunu teşhis et!’

Mezarı bile yok
Babam oraya gittiğinde vücutları parçalanmış, yüzleri yanmış tanınmayacak halde cesetlerden birisini seçip, ‘İşte bu’ demiş. Mezarı bile yok abimin. Evimizin duvarında asılı fotoğrafından başka bir şeyi yok.”
Şimdi yeniden Memduh’a dönelim ve onun hikâyesine yeniden kulak verelim:
“Ergani’nin Dalbudak Köyü. Eylül 1992 akşam güneşin batmasına birkaç dakika kalmış. Asker kılığına girmiş bir grup, kendilerini Çermik’in askeri diye tanıtmışlar. Operasyondan geldiklerini ve aç oluklarını söylemişler babama. Babam eve yemek bohçasını almaya gelince annem uyarmış: ‘Bunlar asker olmayabilir dikkat et.’ Babam da ‘Bunlar asker, yazık açlar yemek verelim’ demiş ve annemden yemek hazırlamasını istemiş.

Samanlığa saklandık
Gelenlerle ilgilenmek için yanlarına geçer geçmez silah sesleri gelmeye başladı. Biz hemen samanlığa saklandık. Kısa bir çatışmadan sonra dışarı çıktığımda herkes şoka girmişti. Beş yaşındaki bir çocuk için korkunun süresi çok kısa. Çünkü olan biteni anlayamıyorsun. Ancak birkaç saat geçtikten sonra babamın öldüğünü idrak edebildim. O an hiçbir şey düşünemedim. O gecenin sabahı evimizde ağıt sesleri yükseliyordu. Gelen ağlıyor, giden ağlıyor. Ama ben neden insanların ağladıklarını kavrayabilmiş değildim. Olay günü babamdan son defa para aldığımı hatırlıyorum. Babamın boşluğunu anlayana kadar duygularım sıradan bir üzüntünün ötesine geçmemişti. Beş yaşındaki bir çocuğun babasızlık duygusu acı bir olay. Kimseye baba diyemiyorsunuz. Seni artık kollayan, seven, şefkat gösteren onun yerini tutabilecek kimse yok. Bazı duyguları bilinçaltına atıyorsunuz. Ve o durumdan kurtulmaya çalışıyorsunuz. Yine de babasızlık duygusu bitmiyor. O özlem hep içinizde kalıyor.

Tehditler devam etti
Babamın ölümünden sonra da tehditler devam etti. Çok iyi hatırlıyorum; gündüzleri bile samanlıkta saklanmak zorunda kaldığım günleri. Köy sokaklarında serbest oynayamadığımız zamanlar oldu. Öğretmenler köye gelmeyi kabul etmiyordu. Okumak için bir yıl boyunca başka bir köye 4 km yol gitmek zorunda kalıyorduk.”

‘Kimsenin ölmediği bir Türkiye istiyorum’ Memduh da Mehmet de sözlerini aynı cümleyle tamamlıyor: “Artık kimse bizim yaşadığımız acıyı yaşamasın.”
Babasının ölümünü anlatırken “İntikam duygusu ister istemez oluşuyor” diyen Memduh şöyle devam ediyor: “Ama elinden gelen bir şey olmadığını fark ettiğinde, bu duygudan vazgeçiyorsun. Üniversite yıllarına kadar Kürt sorununun olmadığını düşünüyordum. Bu sorunun farkına varmak için, başka yerlere gitmek gerekiyormuş.

Denizlili iki genç
Üniversitenin ilk yıllında yurtta kalıyordum. Yanıma Denizlili olduğunu söyleyen iki misafir öğrenci gelip ‘Biz de yanında kalabilir miyiz’ diye sordular. Ben de ‘Tabii’ dedim. Nereli olduğumu sordular. ‘Diyarbakırlıyım’ dediğimde karşımdaki iki insanın ürktüğünü hissettim. Sabah bana, ‘Diyarbakırlıyım dediğin için rahat uyuyamadık, bu akşam bizi bıçaklar diye düşündük’ dediler. Dilimin döndüğünce böyle düşünmemeleri gerektiğini anlatmaya çalıştım. ‘Ben bir şehit çocuğuyum bu düşünceniz beni üzer’ dedim. İlk bu olaydan sonra Kürt sorunu diye yakıcı bir sorunun varlığını hissetmeye baladım ve buna birçok örnek verebilirim daha.

Önyargı var Bazen ‘Bu insanların düşündüğü gibi miyiz?’ diye kendime sorduğum olur. Kürtlere karşı bir önyargı var. Bunda medyanın büyük payı olduğuna inanıyorum. Bu sorunu çözmek siyasilerin işi. Bir platforma oturacaklar ki uzlaşma sağlansın. Bu sorun yüzünden ben babamı kaybettim. Başkaları bu acıyı yaşamasın. Kürt sorunu öyle bir sorun ki direkt ‘bunlar yapılırsa, bu sorun çözülür’ diye bir şey söylemek mümkün değil. Anadilde eğitim ve kimliklerinin tanınması bu sorunun çözümünün ilk aşaması diyebilirim. Çünkü Diyarbakır’da yaşayan herkesin bu iki istek özerinde yoğunlaştığını görüyorum.”
Fotoğrafının yayımlanmasını istemeyen Mehmet ise şunları anlatıyor: “Abim dağa çıkarken her şeyin farkındaydı. Şimdi aklı başında herkese soruyorum: Eğer baskı, eğer inkâr söz konusu olmasaydı bu insanların sayısı 15-20 bin olur muydu? ‘Türkiye Türklerindir’ sözünün hâkimiyeti var hala. Kurtuluş savaşında bizler de güneyde Türklerle omuz omuza savaştık. Çanakkale’de dedelerimiz yine sırt sırtta vererek savaşmadı mı?

Sorunun adı
Savaşın ve ölümün ne olduğunu ancak silahların gölgesinde büyüyerek anlayabilirsiniz. 1990’lı yıllarda ‘terör’ sorunu denildi. 1990’ların sonlarında ‘güneydoğu sorunu’ denildi. Şimdi artık ‘Kürt sorunu’ deniliyor. Bunlar Türkiye tarihin gerçekleri değil midir? Devlet yanlış politikalar uyguladı bu topraklarda yıllarca. Ne zaman barıştan bahsedildiyse birileri savaş kılıçlarını çekti. Artık hiç kimsenin ölmediği bir Türkiye istiyorum.”

Radikal

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları haber kaynaklarına aittir, hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. © Copyright 2015 Balikligol.com