Şanlıurfa özel şanmed hastanesi, şanmed hastane

Ana Sayfa Güncel Güzel bir Analiz…

Güzel bir Analiz…

Giriş Tarihi: 31 Aralık 2010 Cuma 09:15
Güzel bir Analiz…

Güzel bir Analiz…

Zaman zaman size yazılarını paylaştığımız usta Yazar; Selahaddin E. Çakırgil den yeni bir yazı…

Emperyalist dünyada olumluluk ölçüsü ve ’Yeni Osmanlı’ feryadlarıyla yükselen yeni paranoia..

 

Miladî-2010 yılı, bütün dünyada derin stratejik tartışmalar içinde geçti..

Bu sahada, özellikle Osmanlı’nın yeniden tarih sahnesine çıkacağı şeklinde Batı dünyasında dillendirilen korkular daha bir ilgi çekici..

Çünkü, dünya siyasetinin en hassas sacayağı mahiyetinde olan ’Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu Üçgeni’nde asırlarca en büyük sosyo-politik, ve askerî güç olarak hükmetmiş olan Osmanlı’nın yerine yığınla parça parça edilmiş devletler bulunuyor..

Halbuki, Birinci Dünya Savaşı’nın galib ve mağlub devletlerinin hemen herbirisi, büyük veya küçük çaplı bir takım değişikliklere rağmen, yine ayakatalar ve dünyanın eski dengesi aşağı-yukarı yine tutturulmuş bulunuyor, bir takım zorlamalara rağmen..

İngiltere, B. Amerika,  Fransa  ve İtalya o savaşın galib tarafı olarak yine ayaktalar.. Yenik tarafı olan Almanya, Rusya da, daha sonra gelen İkinci Dünya Savaşı’nda da büyük askerî savaş felaketleri ve de nazizm ve komünizm gibi ideolojik ve sosyal felaketler geçirmiş olmalarına rağmen, bugün yine ayaktalar..

Ama, Osmanlı’nın 6 asırlık varlığının arkasından kalan topraklarda 30’u aşkın devletler var ki, bunların herbirisi, birbirinde karşı korkuyla bakar halde tutulmuştu. Ve  hele de T.C.’nin, bu ülkelerle arasında 80 yıla varan soğuk ilişkileri, sadece şu son yıllarda giderilmeye çalışılıyor..

Ve bu çabaların sonucunda Türkiye bundan dolayı güçlenince.. Bu kez de, emperyalist dünyanın medya organlarında,  ’Eyvah, sahneye Osmanlı yine mi dönecek?’  diye bir korku, hattâ bir ’paranoia’ derecesinde ısrarla vurgulanmakta..

Bu durum, hristiyan Batı dünyasının asırlarca korkulu rüyası olan Osmanlı gibi bir güç odağının ortaya çıkması ihtimalinin bile ne kadar korku verdiği açısından ele alınmalıdır..

Nitekim, 1 Ocak 2011’den itibaren Avrupa Birliği’nin yeni dönem başkanlığını üstlenecek olan Macar Dışbakanı Janosh Martonyi de, bu korku kervanına katılanların son ismi oldu ve ’Türkiye’nin AB içine alınmamasının, Osmanlı’nın tarih sahnesine yeniden çıkmasına hizmet etmek olacağı’na dair bir ihtarda bulundu, Batı dünyasına..

(Elbette Martonyi, Osmanlı’nın kendilerine ve Balkan halklarına asırlarca hükmettiği halde,  dillerine, dinlerine, kültürlerine asla baskı yapmadığı ve müdahale etmediği gibi bir seçkin özelliğinin bulunduğuna da dikkat çekiyor ve AB’nin de Türkiye’ye aynı şekilde yaklaşması gerektiğini de hatırlatıyordu..)

Bu o kadar basit bir ihtar olarak ele alınmamalı, herhalde..

Osmanlı, her nasıl olursa olsun, müslümanların tarihinde çok önemli bir geçmişi temsil etmektedir.. Onu, sadece övgü veya yergilerle anmak yerine, iyisiyle-kötüsüyle, bütün muktesebâtıyla müslümanlar için bir  ortak mazi / geçmiş’ ve dünya tarihinin de çok önemli ve bugün bile imrenilecek bir büyük gerçek olduğu asla unutulmamalıdır..

Ve bugün yükseltilmeye çalışılan Yeni Osmanlı söylemlerinin, müslümanlara,  Osmanlı’yı diriltmek  gibi bir hayal yerine, müslüman halkların birlikteliğini yeni dünya şartlarına göre, yeniden tesis etmek ve geçmişin hatalarından da dersler çıkarmak yolunda hizmet edebileceğini de gözardı etmemek gerekir..

Unutmayalım ki,  Osmanlı’nın uluslararası hukuk açısından temsil hakkı ve mirasını kabullenmiş olan T.C. rejimi, kendi halkına bugün bile, Osmanlı’nın uygulamasından çok daha geri uygulama örnekleri sergilediğinden, sancılar içinde kıvranmaktadır. 

*

Emperyalizmin Avrupa yakası, Amerika’dan körüklenen korkuları öyle bir benimsedi ki..

Muhakkak ki, komünizmin çöküşü ve kapitalist Batı ile komünist Doğu arasındaki ’Soğuk Savaş’ sona ermesinden sonra, emperyalist dünya, ’savaşsız’ kalamazdı ve eski ’Soğuk Savaş’ döneminin alışkanlığını yeni şekillerde sürdürmesi gerekiyordu..

Nitekim, 1990 Haziranı’nda, Sovyetler can çekişirken, İngiliz Başbakanı Margareth Thatcher, Moskova’da Sovyet Lideri Gorbaçev’le iki süren müzakerelerin sonunda, dünyaya, Batı dünyası ile Moskova mihveri arasındaki Soğuk Savaş’ın bittiğini ve Soğuk Savaş’ın yeni mihverinin Batı dünyası ile Doğu Akdeniz’deki fundamentalist cereyanlar olacağını belirtiyordu..

Ve Ağustos- 1990’da Saddam Irakı tarafından Kuveyt’in işgaliyle ortaya çıkan ve Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’ya daha bir yerleşmesinin zeminini hazırlayan -B. Amerika ile Irak arasındaki- 1991 / Körfez   Savaşıyla  kurulduğu ileri sürülen Yeni Dünya Düzeni  nârâları sonrasında, 2001 yılı 11 Eylûlü’nde, Amerika içinde, kapitalizmin, emperyalist ve militarist merkezlerine yapılan büyük saldırılarla, yeni bir Soğuk Savaş başlıyor ve bu yeni ’Soğuk Savaş’ın karşı tarafı olarak, açıkça İslam ve müslümanlar gösteriliyordu..

Ve Batı dünyası, özellikle de insan hak ve özgürlükleri konusunda o zamana kadar geliştirdiği bütün ölçüleri bir tarafa attı ve özgürlük ve hak yerine, kendi güvenliğini temel alan ve hak ve özgürlükleri de, güvenlik korkularıyla yeni baştan oluşturma çabasına girişti..

Bu durum, hâlen de devam ediyor..

Emperyalist dünya, bir bütün olarak, tek cebhe halinde, Filistin’de, Irak’da, Afganistan’da,  Pakistan’da, korkularından beslenen bir takım zannlarla, ve iddialarla askerî saldırılara geçti ve 1980-88 arasındaki 8 yıllık savaşta, Saddam eliyle dize getirmeye muvaffak olamadıkları İran’ı da başka türlü dize getirmek entrikalarının içindeler..

Ve bu saldırılar, elbette sadece ideolojik ve ahlâkî değil, ekonomik krizler halinde,  kendilerini halklarını da vuruyor..

Ve bu ideolojik boşluk ve ekonomik krizler karşısında kapitalizmin Avrupa yakası da ne yapacağını şaşırmış vaziyette, bu gün.. Karşılaştığı ekonomik krizden nasıl çıkacağını bilemiyor..

Bu konulara en fazla kafa yormak durumunda olan ülke de tabiatiyle Almanya.

Çünkü, almanya Avrupa Birliği (AB)’nin motoru, lokomotifi olan bir ülke.. Kendisi, dünyayı saran ve sarsan global krizden o kadar etkilenmiş sayılmaz.. Hattâ, hep yüzde 0.5 ilâ 1 civarında seyreden kalkınma hızını geride bırakıp, son 20 senenin en yüksek büyüme hızına (yüzde 2’lere) kavuşmasını bile ekonomik krize bağlayan ekonomistler var.. Ama, Almanya AB’yi kurtarmak gibi bir sorumluluğun da altında.. Bu, onun dünya karşısındaki prestijiyle de ilgili.. Yunanistan’la başlayan, İrlanda ile devam eden ve kapıda İspanya, Portekiz, İtalya ve diğerlerinin kurtarılmayı beklediği ülkelerin herbirisini ayakta tutmaya çalışan bir konumda.. Aynı şekilde, AB içine alınan ve amma, Avrupa ekonomik bünyesinin çarklarına ayak uydurması çok uzak ve sadece o çarklara takılan eski Doğu Avrupa ülkelerinin ağır yükü karşısında da, en büyük faturayı ödemek zorunda kalan, yine Almanya oluyor..

Bu durum aslında öngörülmemiş değildi..

Nitekim, 1998-2005 arasındaki Almanya Şansölyesi G. Schröder AB’nin Almanya’ya yüklediği ağır yük ve sorumluluklar eleştirilindiğinde, ’Bizim Avrupa Birliği’ni işletmekten başka bir çaremiz yok.. Çünkü, geçmişte, iki Dünya Savaşı’nın da en büyük bedelini Avrupa kıt’ası ödemişti.. Aynı felaketlerin yeniden yaşanmaması için, AB trenini başarılı bir şekilde işletmeye mecburuz.. Elbette  bunun da bir bedeli olacaktır.. Bu bedeli ödemeliyiz.. Çünkü öyle felaketlere sürüklenmek yerine, biz bugün, bu Birliğin lokomotifliğini yapıyoruz.. Bu lokomotifliğin gereğini yerine getirmekten kaçınıp da, onun yerine bir yeni savaşın içine sürüklenmeyi mi göze almalıyız?’  kabilinden görüşler belirterek muhaliflerini yatıştırmıştı..

Bugün de durum farklı değil.. Ama, Doğu ve Batı şeklindeki ve 45 yıl süren iki Almanya’nın ayrılığının sona erdiği 1990’daki bütünleşmeden ve 20 milyona yaklaşan nüfusuyla Doğu Almanya ortadaan kalktıktan sonra,  komünist sistemin ağır yük ve problemlerini üstlenmenin ağırlığı altında bile feryad eden alman halkının; şimdi, bütün AB ülkelerinin yükünü üstlenmek zorunda kalışlarını kabullenmek istemeyişi anlaşılmalıdır..

Nitekim, Alman Merkez Bankası’nın yönetim kurulu üyelerinden Thilo Sarrazin’in  6 ay kadar öncelerde piyasaya çıkan ve (Almanya Kendini Yok Ediyor..) şeklinde tercüme edilebilecek olan ’Deutschland schafft sich ab..’  kitabının ortaya çıkardığı tartışmalar ve bu kitaba gösterilen yoğun ilgi (ve Sarrazin’in bu sâyede büyük servetler elde etmesi),  göçmen işçiler ve başka yabancıların ve özellikle de müslümanların Almanya’da uyandırdığı tepkiler, karşılaşılan problemin derinliğini gösterici mahiyettetir.. Sarrazin, Türkiye ve Ortadoğu ile Afrika’dan gelen göçmenlerin, hele de müslümanların eğitim seviyesinin düşük olduğunu, bu yüzden de Almanya’nın ’aptallaştığını’ ileri sürüyordu.. ’Bu problemler bana göre etnik kökene değil, İslamî kültüre bağlı’ diyen Sarrazin, laik Batı toplumunun kültürel değerleri ve yaşama biçimi ile bağdaşmayan bu kültürün Müslüman göçmenlerin büyük çoğunluğunu bir şekilde etkilediğini söylüyordu..

Bu tartışmalarda Alman halkının önemli bir bölümünün Sarrazin’i haklı bulması dikkat çekiciydi. Tirajı 4 milyona yaklaşan ’Bild’ isimli ve bir bulvar gazetesinin yaptırdığı bir araştırmaya göre alman seçmenlerin yüzde 18’i, Sarrazin parti kursa oy vereceğini belirtiyordu.. Federal Almanya’nın en etkili eyaleti olarak bilinen Bavyera  eyaletinde etkili olan ve Merkel Hükûmeti’nin bir iç koalisyon ortağı durumundaki Hrıstiyan Sosyal Birlik partisinin lideri Horst Seehofer’e göre de,  ’çok kültürlülük’  miadını doldurmuştu. Seehofer’in ’Hristiyan Birlik olarak Alman öncü kültürünü savunuyor ve çok kültürlülüğe karşı çıkıyoruz. Çok kültürlülük ölmüştür’  sözleri Federal Başbakan Angela Merkel tarafından da, ’Multi-kulti / çok kültürlülük başarısızlığa uğramıştır..’ diyerek koalisyon ortağı Seehofer’e destek verdi.

Almanya C. Başkanı Christian Wulff’un geçtiğimiz aylarda, ’İslam da artık, tıpkı hristiyanlık ve yahudilik gibi, Almanya’ya da aiddir..’ gibi bir cümle kurunca, medya organlarında, Wulff’un başına takke bile giydirilen karikatürler sergilendi ve yapılan kamuoyu yoklamalarında, anketlerde, alman halkının üçte ikisinin yüzde 65’den fazlasının, ’İslam’ın Almanya’ya aid olduğu’  görüşüne karşı çıktığı belirlenmiş bulunuyor..

Alman halkı, göçmenlerin/ yabancıların  olumlu olmaları halinde kabul göreceklerini dile getiriyor..

’Olumlu olmak’, yani,  ’müslüman olmamak’..

Bunun içindir ki, alman toplumu, müslüman olmayan yabancıları kabullenmekte hemen hiçbir ciddî sıkıntı yaşamıyor..

Evet, Bu yaklaşım, aslında emperyalist kültürün başkalarına bakışının temel ölçüsünü de veriyor:

Onların dünyasında ’olumlu olmak’, yani, ’müslüman olmamak..’

 

Selahaddin E. Çakırgil haksöz haber

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Şanlıurfa organize sanayi müdürlüğü, yatırım için herşey hazır
Bu habere de bakabilirsiniz

Şanlıurfa Siverek'te kuduz alarmı

Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları haber kaynaklarına aittir, hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. © Copyright 2015 Balikligol.com