Şanlıurfa özel şanmed hastanesi, şanmed hastane

Ana Sayfa Medya Bu yazı 30 yaşın altındakiler için...

Bu yazı 30 yaşın altındakiler için...

Bugün yazarı Gülay Göktürk 28 Şubat gözaltılarını ele aldığı bugünkü köşesinde, 15 yıl önce 28 Şubat sürecinde kaleme aldığı yazıya yer verdi.

Giriş Tarihi: 13 Nisan 2012 Cuma 08:18
Bu yazı 30 yaşın altındakiler için...
Bugün yazarı Gülay Göktürk 28 Şubat gözaltılarını ele aldığı bugünkü köşesinde, 15 yıl önce 28 Şubat sürecinde kaleme aldığı yazıya yer verdi. 'Bugünlerin geleceğini biliyordum. Bugün ajanslar 28 Şubat'ın sembol ismi Çevik Bir'in gözaltına alındığını duyurduğunda, tarihin adaletine olan inancım bir kez daha pekişti.' diyen Göktürk, 30 yaşın altındakilerin o günlerde neler yaşandığını anlayabilmeleri için o 15 yıl önce yazdığı yazısını tekrar köşesine koydu. İşte Gülay Göktürk'ün o yazısı... Beklenen gün Bugünü çoktandır bekliyorduk. Ben kendi payıma, 28 Şubat 1997'den beri biliyordum bir gün bugünün geleceğini... Bugün ajanslar 28 Şubat'ın sembol ismi Çevik Bir'in gözaltına alındığını duyurduğunda, tarihin adaletine olan inancım bir kez daha pekişti. Hep söylüyorum. 28 Şubat, diğer darbeler gibi mağdur bir kitle yaratmadı, koca bir halkı mağdur hale getirdi, onların ülkelerini ellerinden aldı. Gidebilen kaçıp gitti, gidemeyen kendi ülkesinde "iç düşman" addedilerek yaşamaya mahkûm edildi. Çevik Bir'ler, Erol Özkasnak'lar, yarın yargı önünde bu büyük suçun; bir ülkeyi "gidemeyenlerin ülkesi" haline çevirmenin hesabını verecekler. Bugün sütunumu, 28 Şubat'ın en karanlık günlerinde yazdığım bir yazıya bırakıyorum. Şu anda yaşı 30'un altında olanlar, 28 Şubat generallerinin bu ülkeyi nasıl bir ülke haline getirdiğini biraz olsun anlayabilsinler diye... 28 Şubat Türkiye'sinin iklimini biraz olsun soluyabilsinler diye... Gidemeyenlerin ülkesi Ortada hukuk, siyaset, hak, adalet adına söylenecek bir şey kalmadı. Söylenen her şey, tüm düşünme yeteneğini yitirmiş zihinlerin beton duvarlarına çarpıp, hiçbir etki yapmadan geri dönüyor. Ortalıkta dolaşan birkaç klişenin ne fikir denecek hali var ne mantıktan nasibini almış ne de adaletle en ufak bir ilintisi kalmış... Polemik çabaları havada kalıyor. Tartışmalar gülünçleşiyor. İletişim sıfır... Tarihin cilvesine bakın! Ortaçağ, Aydınlanma'dan intikamını alıyor sanki. Aydınlanmanın kavramlarını dinselleştirerek onu içten fethediyor. Onu var eden aklı devre dışı bırakarak, düşünce yerine imanı hakim kılarak, tartışılmaz dogmalar yaratarak, kaybettiği tahtını yeniden ele geçiriyor. Evet, Ortaçağ, Aydınlanma'nın intikamını alıyor. Topuyla tüfeğiyle koruyamadığı iktidarını, insanların ruhunu ele geçirerek geri alıyor. Cadı kazanları kuruldu, odunlar yerleştirildi, her şey bir kıvılcıma bakıyor... Ateşin etrafında çığlık çığlığa bekleşen kalabalık, tıpkı yüzyıllar öncesindeki gibi, genç bir kadını "kutsal" için yakmaya hazırlanıyor. "Kutsal" olanın adı değişmiş. Ama ne önemi var. "Kutsal"ı yaratan fanatizm dimdik ayakta. x x x Telefonlarım, faksım günlerdir susmuyor. Elektronik posta kutum dolup taşıyor. Hırsından ağlayan, umutsuzluğundan intiharı düşünen insanlarla konuşuyorum her gün. "Böyle bir ülkede dünyaya gelmek için ne suç işledik Allah'ım" diye yakınıyorlar. Hepsi de kötü kaderlerine kahretmişler. Başlarını alıp çekip gitmek istiyorlar. Başka bir ülkede göçmen olmayı, kendi ülkelerinde zenci sayılmaktan daha kolay hazmedebileceklerini düşünüyorlar belki. Böyle aşağılanarak yaşamaktan, bu kadar hiçe sayılmaktan, her dakika "burunları sürtülerek" hizaya sokulmaktan kurtulmaktan başka bir şey düşünemiyorlar. Ama gidecek hiçbir yerleri yok. Başka bir dilleri, başka bir evleri, başka bir ülkenin banka cüzdanı yok. Kapana kısılmışlar... Sessiz ve terk edilmiş çoğunluk... Terk edilmiş ve ihanete uğramış... Bütün kalabalıklıklarına rağmen ne kadar yalnızlar. Bütün güçlülüklerine rağmen ne kadar zayıf... Benden bir umut, dayanma güçlerini artıracak bir çift söz, tevekkül içinde yaşamaya devam edebilmek için bir yol soruyorlar. Bilseler ki ben de kendimi ne kadar yalnız ve çaresiz hissediyorum. x x x "Bağnazlığın bir kimliğin öğesi haline geldiği noktada, belki de fedakârlık sağlıklı olanlara düşüyor" diye yazmış Etyen Mahçupyan... Galiba öyle. Ama nasıl yapacağız bu fedakârlığı? Başımızı alıp giderek mi? "Başını alıp gitmek..." Yakılmak üzere bağlandığımız çarmıhtan, o çarmıhın altındaki odunlar ateşe verilmeden bağlarını kopartıp çekip gitmek. O çarmıhın çevresinde halka olmuş çığlıklar atan bağnazlar güruhunun hevesini kursağında bırakıp çekip gitmek... Acılar ve yalnızlıklar içinde bir başka diyara, yobazın elinin yetişemeyeceği herhangi bir yere alıp başını gitmek. Kendi ülkenin değil, bir yaban elin yalnızı olmayı göze alarak çekip gitmek... Ve kendi yurdunun her gün biraz daha "gidemeyenlerin ülkesi"ne dönüşmesini uzaktan acılar içinde seyretmek... Buna yürek dayanır mı?
YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları haber kaynaklarına aittir, hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. © Copyright 2015 Balikligol.com