Şanlıurfa özel şanmed hastanesi, şanmed hastane

Ana Sayfa Medya Alaattin Kaya’dan itiraf; 28 Şubat yüzünden ZAMAN’dan ayrıldım

Alaattin Kaya’dan itiraf; 28 Şubat yüzünden ZAMAN’dan ayrıldım

Basın İlan Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi ve Zaman Gazetesi’nin eski İmtiyaz Sahibi Alaattin Kaya, “Zaman’ın başına bir şey gelir” endişesiyle gazeteyi bıraktığını söyledi.

Giriş Tarihi: 4 Nisan 2013 Perşembe 09:46
Alaattin Kaya’dan itiraf; 28 Şubat yüzünden ZAMAN’dan ayrıldım

ZAMANDAN NİÇİN AYRILDIM?

Çok fazla hareketli bir adamdım, göze batıyordum. Bu yüzden sağıma soluma zarar vereceğim endişesini yaşamaya başladım.  28 Şubat şartları beni gazeteden ayrılmaya zorladı. Kasım Gülek’le birlikte Ankara’da ‘Belde’ ve ‘Olay’ gazetelerini hazırladık. O gazeteleri, Zaman’ın başına bir şey gelse, hemen devreye sokacaktık…

ZAMAN’IN İSMİ

İsim konusunda birçok kişiyle istişare ettik. O günlerde çok değer verdiğimiz insanlarla konuştuk. Sonra farkına vardım, tersinden okununca ‘namaz’ oluyor. İsmi seçerken bunun farkında değildik ama herkes böyle yorumladı.

 

AYAKKABI BOYADIM, SİMİT SATTIM

O günlere dair hatırladığım, ben hep çalıştım. Hep çalıştığım için de o çalışmayı bir görev kabul ettim, yüksünme gelmedi bundan dolayı. Çok enteresan alışverişler yaptım. Mesela gittim fabrikadan binlerce defolu kalem aldım, çok ucuz fiyattan. Bunlar tabi çocukluğumda yaşadığım hadiseler, 8-10 yaşlarımdayken. Ucuza aldığım için ucuza satıyorum, ucuz olduğu için de çok satıyorum filan. Akla gelmeyecek alışverişler, tıraş bıçakları, simitler, hep Ankara sokaklarında. Özellikle de Ulus’ta, tabi zabıtalardan kaçmak kaydıyla. Öyle kolay olmuyor bu alışverişler. Daha da ilginç olan, mesela sabahtan öğleye kadar okuldaysam, daha önlüğü çıkarmamışken öğleden sonra gidip ayakkabı boyacılığı yapıyordum. Yani öyle çok vaktim de yok, zamanımı iyi tasarruf etmeliydim.

Belki güzel karelerden birisi olarak yadettiğim bir olay da şuydu: Çikolata satıyordum. Oniki tanesi bir arada paketli ama tek tek kopartılarak satılıyor. Açık çikolata şimdi de vardır da ama benim sattıklarım üstü kapalı, tek tek kopartıyorsun, müşteri istedikçe veriyorsun. Tren istasyonundaydık, banliyö trenleri vardı, Ankara Sincan Garı’nda. Çikolata satıyordum ama o güne kadar benim o çikolataları yiyebileceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu, yani ben sadece satıyorum görevimi yapıyordum. Oysa ki çocukluk, insan niçin çikolata istemesin. Hiç böyle bir duygum olmamış. Satarken yememişim. Başkaları vermiş, bayramda tutulmuştur veya aile içinde alınmış mutlaka yemişimdir ama satarken yememişim. Hiç unutmuyorum, banliyö trenindeyiz. Bir baba ve iki çocuğu ile hanımı var. Beni çağırdı, üç çikolata parası verdi. Üç çikolatadan ikisini çocuklarına birini de bana verdi. Ya benim bakışımdan ya da duruşumdan etkilendi. Nedenini bilmiyorum ama bildiğim bir şey var, müşterinin parasıyla bir çikolata yeme şansını yakaladım orada. Bunu da unutamıyorum, benim için güzel bir hatıra.

BEDİÜZZAMAN YAZMIŞSA SUÇTUR

Selam diye bir gazete çıkardık rahmetli Ali Gürbüz’le beraber. Selam Gazetesi’nin serüveni çok daha farklı, çok daha enteresan bir gazete. Topu topu 12 sayı çıkarttık biz o gazeteyi. Fakat benim o zaman sorumluluğum yok tabi ben 18 yaşından küçüğüm. Gazeteyi çıkaran arkadaşım benim yüzümden yığınla cezaya çarptırıldı. Ben de hiç geri durmuyorum, bunlar doğruysa yazılmalı diyorum. Tabi doğruların her yerde söylenmeyeceğini bilemiyorum o zamanlar. Çocuk da beni kaybetmemek için hayır diyemiyor. Ve Ali Gürbüz 60-70 sene mahkumiyetle karşı karşıya kaldı. Bir af kanunundan istifade ederek kaçtı zaten Türkiye’den. Çok ilginçtir, bütün bu hadiseler 12 sayıda oluyor. Ben haksızlığa tahammül edemiyordum. Mesela neydi haksızlık? Hiç unutmuyorum, biz ‘Aile Saadeti’ diye bir yazı yazıyoruz. Altına da Bediüzzaman diyoruz. Bediüzzaman ismi geçtiği için hemen adliyedesiniz. Bediüzzaman’ın bir de siyasi düşünceleri var. Onun altına da isim yazmıyoruz ama o kısımla ilgili kimse bize bir şey söylemiyor. Çok yadırgıyordum bu durumu. Sonra savcıya anlatıyordum meseleyi. “Kardeşim Bediüzzaman ismi mi suç, yazısı mı suç?” Aile Saadeti diyor, çok doğal şeylerden bahsediyor. Ama madem Bediüzzaman yazmışsa suçtur anlayışı vardı.

HER DEVİRDE DEMİREL

Yeni Asya Grubu’nun da bir gazetesi vardı. Onlar biraz daha Demirel’e yakın kimselerdi. Bu da beni rahatsız ediyordu.Demirel ile ilgili enteresan tespitlerim var. Her devirde Demirel oldu zaten. Belki de Türkiye için lazımdı onu bilemem ama bildiğim bir şey var ki, mesela Demirel Başbakandı. Van’daki bir mevlüt nedeniyle, mevlütte bulunan insanları içinde avukatlar da dahil olmak üzere 73 kişiyi içeri almışlardı. Onun döneminde oldu bu hadise. Bir anlam veremiyordum.

Belki Demirel’in de suçu değildi o hadise. Bizim arkadaşların Demirel’e çok enteresan atıflarda bulunmuş olmaları, onu çok kendilerinden kabul etmiş olmaları beni rahatsız etti belki de. Çünkü o grupta olduğu gibi Demirel ne derse o oluyordu. Demirel’den başkası doğru değildi. Onların düşüncelerini anlamakta zorlanıyordum.Menfaatleri gerektirse, hiç olmazsa derdim ki menfaatleri var. O da yok. Menfaatsiz askerlerdi bu arkadaşlar. Ve bizim mantığımızda bizim düşünce dünyamızda kesinlikle ve kesinlikle kayıtsız şartsız siyasetin dışında kalmak vardı. Ama buna rağmen bu arkadaşlar hem siyasetin içerisinde hem de kayıtsız şartsız Demirel’in yanındalardı. Bu da beni rahatsız ediyordu.

HOCAEFENDİ İLE TANIŞMA…

Fethullah Gülen Hocaefendi, çocukluğumdan tanıdığım birisiydi. İlk tanışmamızı çok net hatırlamıyorum. Şu gün demek çok zor benim için. Ama yine İslami tarafı olan her insanla muhabbetim vardı, onlara sevgim, saygım vardı. Hocaefendilere karşı hep saygılı olmuşumdur. Ama Hocaefendi’nin yaptığı vaazlar dilden dile dolaşmaya başlamıştı. Bornova’daydı. Bildiğim kadarıyla 1975-77’li yıllardı. Kendisiyle muhabbet ediyordum. Hocaefendi’nin bantları satılırdı. Biz kitapçı olduğumuz halde ben kitabevine onun bantlarını sokmadım. Para karşılığı bir şey yapılıyor denmesi beni çok rahatsız eden bir şeydi. Kesinlikle onları çok severek dinledim, benimsedim. Hatta dağıtımı için emek harcadım, yardım ettim ama hiçbir zaman paraya bulaştırmadım. Yani onlar bizim dükkanda satılmamıştır. Uzun yıllar satmama prensibini korumuşumdur, kasıtlı olarak. Yarın, ‘sevdiği, takdir ettiği Hocaefendi ve konuşmalarından para kazanıyor’ denmesin diye. Böyle bir özellikteydi.

DENİZ GEZMİŞ’LE KALDIM…

... hapishanede çok ilginç günler geçirdik. Bir kere orada komünistler vardı. Ben Deniz Gezmiş’lerle beraber kaldım. Yusuf Aslan arkadaşımdı. Babası çok dindar bir insandı, kendisi de çok dindardı. Ve Yusuf Aslan hapishanenin son gününe yani idamına kadar beni tehdit ederek babasının polis olduğunu kesinlikle söylememi istemiyordu. İçeride bana göre hayatımın en güzel günlerini orada geçirdim. Deniz Gezmiş çok uzak duran bir tipti. Ama biz Yusuf’la arkadaş olduğumuz için ailevi bir dostluğumuz vardı. Onunla daha yakındık. Bu bilinen üç ismin dışında da birçok komünist vardı. Komünist tabir ediyoruz, şu anda rahatsız olanlar olabilir ama onlar öyle kabul ediliyorlardı. Beraber olmak ve aynı koğuşları paylaşmak mecburiyetindeydiniz.

Mesela hapishanede bir adet vardı, böyle ‘suçsuzum’ diyerek gelen insanlara camiden mi geldin derlerdi. Biz içeri girince moralimiz bozuldu, ‘camiden mi geldiniz’ diyorlar. ‘Evet camiden geliyoruz’ diyorduk. Normalde onlara göre insan ancak camiden suçsuz, günahsız gelir. Halbuki biz de camiden gelmiştik ama suçlu ve günahlıydık onlara göre.

ZAMAN GAZETESİ

Kimi zaman “Hocaefendi Zaman Gazetesi’ni yönetir miydi?” ya da “Fethullah Hoca’nın gazetesi mi?” gibi sorular yöneltilirdi.

Hayır hayır öyle şey olmaz. Yani Hocaefendi’nin maddi olarak hiçbir şeyinin olmadığını en iyi bilen insanlardan biriyim. Haber açısından olsun, şu haberi yapın şu manşeti atın gibi bir talebi olmamıştır da. Zaten onun özgürlük anlayışına da aykırı bir hadise olurdu bu.

Hocaefendi’nin bana göre çok altını çizdiği işlerden birisi de şudur. Kimse İslam’ı temsil edemez. Ben de dahil siz de dahil der. Ancak ne yapabilir, kendisini Müslüman kabul eder, hisseder ve İslam’a ve Müslümanlığa zarar vermeyecek davranış ve hareketler içinde hayatını devam ettirir. Aksi halde, ben bunu temsil ediyorum dediğiniz anda, yaptığınız her hata ona maledilecektir.

AĞLATAN BİR ANI

Hocaefendi ile ağlatan bir anım var. O anda ağlamadımsa da sonradan ağladığımı hatırlıyorum. Hocaefendi Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bir soruşturma geçiriyor. Nuh Mete Yüksel yapıyor bu soruşturmayı. Hocaefendi’ye çok nazik ve kibar davranıyorlar görüyorum ama benim yanımda ayıp olmasın diye bir başka odada ifadesini almayı yeğledi. Bir sorguya çekilen adam pozisyonunda olması onu da rahatsız etti anladığım kadarıyla. Fakat Hocaefendiorada tam başlangıç aşamasında oradan kafasını uzattı, “Alâeddin Bey benim ev adresim nedir” diye sordu…

Katip soruyor tabi yazacak. Adamcağızın hayatta evi olmamış, bazı şeylerde duyuyoruz işte Diyanet’te bile çalışırken aynı zamanda bir yurdun müdürlüğünü yapıyor. Efendim bir tarafta Edirne’de imamken caminin camında yatıyor. Camın derinliği var böyle, orada yatıyor kalkıyor. Yani kendisine ait bir evi olmamış hayatı boyunca. Hep dolaşmış, hep gezmiş, bir şeyler yapmaya çalışmış. Evi yok. O anda içim cız etti. Evi olmayan bir insan, ev adresi olmayan bir insan. Hemen toparlanmaya çalıştım, Efendim bizim ev adresimizi göstersek filan dedim. Ben dedi Fatih Müftülüğü’nden emekli olmuştum oranın adresini versem olur mu acaba dedi. Ve Fatih Müftülüğü’nün adresini verdi. Yine adres orası, adresi yok çünkü. Bu beni ağlatmasa da içimi cız ettiren bir hadisedir. Daha sonra da düşündüm bu insan milyonların sahibi, milyonlara hükmeden adam derler ya. Bu tarafları beni üzen boyutlar taşıyor.

OKULLAR

İnsanlığın kalkınması eğitimle olur. Bir kere bunda kararlılık içinde olmamız lazım. Bu eğitimi alanların da verenlerin de inançlı olması tercih sebebidir. Çünkü inançlı insan eğer eğitim veriyorsa onda onun izlerini göreceksiniz. Yani illa ki gidip okullarda din dersi vermeniz, ahlâk dersleri vermeniz gerekmiyor. Bir kere insanın fıtratından gelen bir özellik vardır. O da nedir? İnsanın yaşayışıyla, insanın hâliyle de ders vermesidir. Tabi bu okulların böyle bir ilme yönelişinin ötesinde beklediği bazı menfaatler var. Buralarda elit tabakaların insanlarını okutuyorsunuz. Ve o gelecekte de bir çok kazanımlar sağlayacak. 32. Gün’de hatırlıyorum hadiseyi, Mehmet Ali Birand, Azerbaycanlı bir çocuğa soruyor büyüyünce ne olacaksın diyor Başbakan olacağım diyor. O kolejlerde okuyan çocuklardan birisine soruyor. Başbakan olunca ne yapacaksın diyor, kardeş Türkiye ile ticaretimi arttıracağım diyor, beraberlik sağlayacağım, kültürümü birleştireceğim, oradan istifade edeceğim diyor. Bu hayalle insanlar yaşayacaklar.

Bu okullar nasıl açıldı diyorlar. Bana göre bu okullar çok zor açılmıyor esasında. Çok paraya da ihtiyaç yok. Çünkü okullar karşı devletlerin de çok ciddi desteğiyle açılıyor. O destekler nelerdir, işte binayı veriyor adam sana. İcabında para da veriyor. Orada biz esasında paranın dışında bir büyük fedakârlıkla karşı karşıyayız. Öğretmenlerin fedakârlığıyla. Öğretmenler ne yapıyorlar Allah aşkına. Bu ülkenin en güzîde okullarında yetişmiş öğretmenler gidiyor oraya. Ortadoğu, Boğaziçi, Bilkent mezunu insanlar gidiyor oralara. Bu insanlara Türkiye’de dahi öğretmenlik yaptıramazsınız normalde. Ortadoğu mezunu bir insana, Türkiye’de benim diyen bir kolejde öğretmenlik bile yaptıramazsınız. Ama insanlar vefa duygusu içerisinde kendilerine düşeni yapmak için oralara gidiyorlar, aldıkları para yanılmıyorsam 300 dolar civarında. Şimdi bu korkunç bir fedakârlık ve bu insanların sırtında gidiyor bu hadise. Okullardan bahsederken lobi faaliyetlerinden bahsetmemek olmaz…

HOCAEFENDİ’Yİ ÜZEN KONU

Okullarla ilgili o dönem yaşananlardan Hocaefendi çok rahatsızlık duyuyordu. Dışarıda fevkalâde başarılı olan bu okulların ülkesinde hor görülmesi onu üzüyordu. Onun sistem dışı olarak düşünülmesi veya bir kısım insanlar tarafından böyle görülmesi onu fevkalâde rahatsız ediyordu. Bu rahatsızlıklar neticesinde Hocaefendi bir gün arkadaşlara şu teklifi sundu.

Dedi ki, bizim devletimiz ve milletimiz için çalışmamıza rağmen duygularımız böyle olmasına rağmen büyük de eziyet çekiyoruz, sıkıntı çekiyoruz, anlatamadık kendimizi. Biz her şey devlet için, her şey millet için derken sizden rica etsem acaba bu okulları biz devlete versek nasıl karşılarsınız diye bir soru tevcih ettik, tabi herkes isyan etti açıkçası. Sonra kerhen de olsa peki dediler. Ve o gün bu alınan kararı bir şekilde duyurmak gerekiyordu. O gün ANAP iktidarı var, Işılay Saygın bakan. Ben ona aktardım, böyle bir karar aldık dedim yani artık rahat edin bu okullar devredilecek, nasıl istiyorsanız öyle yapın.

Işılay Saygın vasıtasıyla bakanlar kuruluna getirilmiş olduğu gün biz Çevik Bir Paşa’yı ziyarete gittik. Işılay Saygın dayanamadı lafa girdi, biz onunla çocukluk arkadaşıyız aynı zamanda, “ya Paşa siz bu okulları alıyorsunuz, almak istiyorsunuz, alırsanız ve kapatırsanız bir sürü insan size kahredecek niye kapattılar bu kadar güzel okulları diye, hep başarı var çünkü. Eğer alıp işletmeyi düşünüyorsanız bu okulların başarısını yakalamanız mümkün değil. Milli eğitim okullarının durumu meydanda” dedi.

KISA ÖZGEÇMİŞ: Ankara’da Denizciler Caddesi’nde 28 Ocak 1950’de doğmuşum. Ailemden bahsetmem gerekirse; baba tarafım Malatya’nın Pötürgesi’nden Urfa Siverek’e gelmiş. Sonra Viranşehir’e intikal etmişler. Annemler Çarhoğlu denilen Urfalı bir sülaleye mensup.

Haber: Müslüm Aktürk / www.balikligol.com

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları haber kaynaklarına aittir, hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz. © Copyright 2015 Balikligol.com